Cloud Gate

Cloud Gate, Chicago’nun merkezinde bulunan Millenium Park’taki  AT&T Plaza’da yer alan Hindistan doğumlu Britanyalı heykeltıraş Anish Kapoor tarafından dizayn edilmiş dünyaca ünlü bir yapıttır. Bölgenin en önemli imgeleri arasında yer alan ve Chicago şehrinin simgesi olmaya aday Cloud Gate, tamamen paslanmaz çelikten imal edilmiş, 10 x 20 x 13 m. boyutlarında ve 100 ton ağırlığında, tasarımında sıvı cıvadan ilham alan dünyanın en büyük kalıcı dış mekân sanat enstalasyonlarından biridir. Bölgeye yapılacak ‘Landmark’ projesini kazanmış ve 2004’te yapımına başlanmıştır. Tasarım seçildikten sonra, heykelin bakımı ile ilgili oluşan soru işaretlerine ek olarak tasarımın yapımı ve montajı ile ilgili sayısız teknolojik endişe ortaya çıkmıştır. Tasarımın uygulanabilirliğini tartışmak üzere çeşitli uzmanlara danışılmış ve sonunda işe yarar bir yöntem bulunmuştur. Planlanan sürede bitirilemeyen Cloud Gate ancak 2006’da tamamlanabilmiştir. Bölgenin en çok turist çeken yapısı olmayı başaran Cloud Gate, sahip olduğu şekil sebebiyle ‘The Bean’ olarak adlandırılmaktadır. İnşasında tam 168 adet paslanmaz çelik plaka kullanılan yapı, kısmen ayna görevi görecek bir malzemeden imal edilmiştir. Paslanmaz çelik yüzeyi, parkın ve şehir silüetinin hareketliliğini yüksek oranda yansıtarak ziyaretçileri ayna benzeri yüzeyiyle dokunmaya, onunla etkileşime girmeye ve görüntülerini çeşitli perspektiflerden yansıtarak görmeye davet etmektedir.

Kapoor’ un, “zihinde yer etme” ve “kalıcı olma” çabasını gösteren eseri felsefi açıdan irdelendiğinde ise önemli olan tek şey her şeyin bir arada olması anlamını taşımaktadır. Çünkü her şey birlikte iken anlamlı olur ve bir özellik kazanır.  Bu bağlamda tasarlanan heykel, devasa boyutlarına rağmen izleyici ile yerleştirildiği mekânı bir araya getiren ve kendi üzerinde toplayan özelliğiyle izleyiciyi kendinden uzaklaştırmamış aksine herkesi bir araya getirmiştir. Sanatçı bu eseriyle izleyenlerde bir şaşkınlık yaratmakta ve ayrıca izleyeni de tasarısının içerisine dahil etmektedir. Sanatçının tasarladığı bu heykel hiçbir sanatçının eserine benzememekte ve sanatçının kendisine ait tarzını da yansıtmaktadır. Yerleştirildiği alan ile heykelin geometrik tasarımının uyumluluğu ise sanatçının eseri ile anlatmak istediği konuyu veya karşı duruşunu kolaylaştırmaktadır. Malzeme olarak çelik konstrüksiyonlar üzerine paslanmaz levhalar kullanılan heykel ile bir saydamlık ve bir bütünlük sağlamak istenmiştir. Bu sayede yerleştirildiği alanın kültürel geçmişine de bağlı kalarak çevresiyle uyumlu kalmayı sürdürmektedir.

İnsanların ulaşabileceği bir yakınlığa ve merkezi bir alana yerleştirilen heykelin insanlarla etkileşimde kalması hedeflenmiştir. Seçilen bu yöntem ile izleyicinin de sanat eserine dahil edildiği bir sergileme yoluyla sanatın insan için var olduğunu savunulmuştur. Özellikle aynı dönemde üretilmiş farklı sanatçılara ait eserlerden daha etkili ve dikkat çekicidir. Heykelin hem fiziksel yapısı hem de sanatçının heykele kattığı anlam çok önemlidir. Burada, izleyenlerin heykele her baktığında kendi yansımasını görmesi ve kendiyle heykel arasında bir bağ kurması sağlanmaktadır. Her yansıma bir varoluş kanıtı gibi izleyenlerin gözleri önünde an ve an kanıtlanmaktadır. ‘’Ben varım ve bir birey olarak burada bana ait bir yer var.’’ düşüncesinin oluşmasını sağlamaktadır. Bu varoluş ise tek başına olmamaktadır. Birden fazla insanın bir arada olduğunu ve birbirlerini tamamladıklarını göstermektedir. Ayrıca yaşadığımız evrenin birer parçası olduğumuzu ve ayrı kalamayacağımızı da bizlere anlatır niteliktedir. Heykel, geometrik yapısı ve saydamlığı sayesinde bir çukur ayna görevi görürcesine her şeyi kendi üzerinde toplamaktadır. Yumuşak kıvrımlı dinamik yapısı ile de hiçbir yansımayı üzerinde sabit tutmamakta ve sürekli hareket ettirmektedir. Çünkü heykele bakanların kendi yansımalarının yanı sıra yaşadıkları alanın yansımasını da heykel üzerinde görmesi her şeyin bir bütünün parçaları olduğunu ve biri olmazsa diğerinin bir anlamı olamayacağını düşündürmektedir. Tasarımının özelliği sayesinde gökyüzünü heykelinin üzerine; izleyenlerin ulaşabileceği ve dokunabileceği bir düzeye; yani doğal yollarla ulaşılamayanları tasarladığı heykel ile ulaşılır hale getirmektedir. Gökyüzünü, bulutları ve güneşi heykelini izleyenler ile buluşturmaktadır. Gökyüzünün ve bulutların dokunabileceğimiz birer nesne olduğunu bizlere anlatmaktadır. Heykel yerleştiği alana değer katmakta ve kompozisyon olarak orantılı, dengeli ve mekanla uyumlu tasarlanmıştır. Günün ilerleyen saatlerinde heykelin aydınlığının yapay ışıklarla desteklenmesi ve paralel olarak değişen ışık düzeyleri izleyenlere farklı bir dünyanın kapılarını açar niteliktedir. Sanat eserinin üretildiği andan itibaren bir ruh kazandığı ve izleyenlerle buluştuğu sürece canlılığını koruduğu bu heykel ile kanıtlanmaktadır. 

Kentte daima keşfedilmeyi bekleyen bir dekor vardır. Bu dekor genel hatlarıyla sabit kalsa da ayrıntılar sürekli değişir. Cloud Gate ile izleyici sahnenin birer seyircisi olarak kalmaz. Herkes ve her şeyle gösterinin bir parçası haline gelir. Her an yaşar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on google
Share on pinterest
Share on telegram

Yazar

Yazar

Grafiker

Grafiker

Yazar

Grafiker