Kaç yıl oldu Ankara’ya geleli. Saymayı bırakalı 10 yılı geçti. Düşününce, nereden baksak 13 yılım var bu şehirde. İlk yılları bayağı kötü, kötü değilse de yorucu. Büyük yolları olan küçük şehri özlemekle geçen bir 13 yıllık ömür daha var öncesinde. Güzel zamanlar. Ama Ankara pek öyle sayılmazdı başta. Uzak toplu taşıma yolculukları, yorucu insan kalabalığı. Simidinde bile bitmeyen bir is kokusu. Taşında, toprağında bile gri renk. Normal gri de değil, ilginç bir nostaljisi var. Bacasından kömür ve lastik tüten evlerin, uzaklara bakınca öbek öbek her evden hevesle çıkan onca duman şelalesinin toplamı gibi. Baygın, ama tatlı bir is kokusu. Şehir karakteri. Karakterli şehir. Adına ne derseniz. Sadece ben 13 sene önce buraya ilk yerleştiğimde izleri kalmış olan bu omurganın gölgesi değil bahsettiğim. 20 yıl önce ilk kez deneyimlediğimde yüzüme çarpan çöplerin ve rüzgarın tattırdığı pusun hikayesi.
Bu şehir hep griydi. Neye bağlamak gerek bilmiyorum. Araştırmayı seven yapıma rağmen, belki de tadı kalmaz ve belki de öğrenmemek lazımdır diyerek hiç merakıma yenik düşmediğim bir konudan bahsediyorum.* Bu şehrin grisi. Dokusu gri ve yeşil olan bir şehirden bahsediyorsak; er ya da geç duygusallığa, biraz romantizme, biraz öğrenilmişlere ve biraz da hala öğrenilenlere dokunmak gerekiyor.
Çünkü evet, şehrin somut ve fark yaratan bir doğal güzelliği yok gibi durmakta. Ama, yükü mevcut. Ciğerinize çöken -eskiden çok daha fazla çökmüş olan- pis kokuların içinize oturması gibi, bu şehrin anıları da sağda solda ama içinizde bir yerlerde yaşıyor. Eskimiyor, güncellense de tadını içinizde bırakıyor. Herkesin kendi içinde olan bu deneyim, her nasılsa genelde gri renkte birleşen bazı küçük kareler bırakıyor. Düşünün ki bir sergidesiniz, hatta bir galeri de denebilir. Tüm karelerin gerçekten kare olduğu, eski ve filtresinde belli belirsiz -belki de bilerek koyulmuş- sarı lekeler oluşmaya başlayan bir Polaroid kameranın çıkarttığı karelerle dolu her yer. Mekan brüt beton. Yeni nesil ama endüstriyel. Işıklar güzel yerleştirilmiş, hissizliği güzel hissettiriyor ve tabii ki griyi sarı göstermeye çalışıyor. İşte öyle bir galerinin ortasına oturun şimdi. Anılarınızın fotoğraflarını da iplerle sıra sıra aşağı sarkıtın. Ankara’nın hissiyatı bu. Ankara böyle işliyor.
Herkesin benzerini yaşadığı ve kimsenin unutamadığı ufak ve ortak kültürel anılar mevcut. Sosyal medya aracılığıyla da kendini hatırlatan bir dinlenme tesisi fenomeni var mesela. Gece yolculuğunun birinde, buz gibi dinlenme tesisine otobüsten indiğiniz an. Sanıyorum bunu herkes hatırlıyor. Veya pis bir internet kafeye okuldan kaçıp gidilen o gün. Yağdan kayganlaşmış ekipmanlar, toz tadı ve bilgisayar kasalarından gelen özgürlük kokusu. Bazı anılar insanın içine işliyor. İlk aşk mesela, daha doğrusu aşk sanılan o ilk duygusallıklar. Yüksek heyecan, unutulmaz atmosfer… Her anı akılda kalıcı. İşte tüm bu anılar, içinde aşırı keyif yerine bir parça hüzün ve bir parça da kasvet barındırıyor. Ankara ise, bunların hepsinden bir parça gibi. Kasvet, burukluk, hevesler ve kırılma anları. Sadece orada yaşayan için değil, temayı anlayın diye bu kadar tarif.
Bu şehri tanımak da diğerleri gibi olmuyor. Gittiğim tüm şehirlerde ilk andan itibaren göze çarpan artılar ve albeniler gördüm. Hepsinin yaşamak için doğru ve güzel yanları ve bir takım eksiklikleri vardı. Ama ankara öyle eksik, öyle bir şeye benzemeyen bir şehir ki; ilk bakışta burayı “büyük şehir” sananlar için tenha ve boğucu bir köy yeri gibi hissettiriyor. Memur şehri işte. Başkent olmuş köy işte. Bu cümleler başta doğru gibi gelse de; tıpkı kaliteli bir distilatın biraz havalanarak kendini açtığı gibi, bu şehrin puslu ve cilveli çarkları da deneyimcisinin anılarıyla yağlanıyor. Birkaç anı edinmeyi deneyin. Fikirlerinizin tepetaklak olduğunu göreceksiniz. Beşevler’den Bahçeli’ye yürümek bir başka gelecek mesela.
Ağaçlı yollar ve gri beyaz gökyüzü gözleriniz dolu dolu küfretme hissi uyandıracak. Ama bir kez daha yürüyeceğiniz o anı bekleyeceksiniz. Şehrin grisinden biraz çıkın ve Kavaklıdere tarafına gidin. Oralar güneşli yeşillidir ve bu turnusolun orta noktası kuğulu parktır -en azından bende öyledir- O yokuşu çıkarken evet, belki de söylenirsiniz şu yokuşu çıkan yeterince araç olmamasına ve belki de içinizi burar bu büyük şehrin küçük garibanlığı. Ama tekrar çıkacaksınız o yokuşu. Her çıktığınızda daha başka olacak tozu ve gürültüsü.
Sonra bir gün gideceksiniz bu şehirden. Ben de gideceğim. İşte orada duyulan o özlemin açıklaması pek yok. Sokaklar mı özlenen şey, yoksa sokaklarda yuvarlanırken üzerine toz toprak yapışmış anılar mı? Gittiğimde kafa karışıklığı yaşadığım ilk şehir Ankara.
Tabii bir de Ata var. Öyle ki her yerinde izini hissettiriyor hala. Yer yer renkli olsa da geneli griye boyanan bu şehrin en önemli rengi, ondan kalan sarı. Bıraktığı meclisin cumhuriyet taşları, üstümüze doğan güneş, ve etrafı yemyeşil bir mabed. Her baktığımızda göz dolduran, her düşüncede gurur olan bir hissiyatı da var bu şehrin.
Bige Güven Kızılay çok güzel anlatmış bu duyguyu “Ankara Diye İnsanlar Vardır” isimli kitabında:
“İstanbul deyin mesela; denizi, Boğaz'ı, eflatun renkli erguvanları söylerler. O yüzden insanlar hep yüzlerini denize dönerek otururlar orada.
Ordu yeşil Ordu'dur, Giresun fındıktır, Adana portakal ve kebaptır, Sivas Çifte Minare'dir, Urfa Balıklı Göl'dür; böylece uzar gider.
Oysa Ankara bir "histir".
İlkin değer yargıları ve insanlar gelir aklınıza.
Milli Mücadele gelir. İnanç gelir. Umut gelir.
Yok oluşun, tükenişin üzerine yeniden doğan güneş gelir.
"O" gelir. Mustafa Kemal Paşa.
Cumhuriyet gelir.
Vefa gelir. Dostluk gelir.Başkent olma hakkını güzelliğiyle, görkemiyle ya da coğrafi bereketiyle almamıştır Ankara.
Emekle, gayretle, fedakarlıkla, mücadeleyle, inançla almıştır. Dünyada onun kadar başkent olmayı "hak etmiş" şehir var mıdır, bilmiyorum.”
Bir gün gideceğiz dedik ya, belki de gitmek sadece adres değiştirmektir. Bu şehrin grisi bir kez ruhunuza bulaştıysa, kurtulması zor. İstanbul’da geçecek boğazınız, İzmir’de bir araya gelmeyen iki yakanız olabilir. Ankara’da bunların hiçbiri olmadığı için; kendimize, birbirimize ve şehrimize bakarız. Bu 5-6 milyon kapasiteli asansörde toz kokularıyla bir yukarı, bir aşağı salınır ve kendimizden bir kaçış yolu ararız.
Bu dünyanın en mahzun başkentine.
* Andezit taşı, gölbaşı taraflarında bol bol çıkarılan bir taş olarak halk arasında Ankara taşı adını almıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında milli bir mimari kimlik oluşturulması adına Ankara’daki yapılarda, yollarda ve kaldırımlarda bol bol kullanılmıştır. Mimari dokuyu büyük oranda tek başına oluşturan bu taş ıslandığında; kendine has vakur, kasvetli ve mesafeli gri rengi alır. Ankara Grisi, aslında gerçekten de bir mücadelenin sembolünü, bir halkın uyanışını ve daha birçok kişisel anıyı canlandırır.