no 19 2026

Sekiz Bin Dolar

Derin bir nefes alıp telefonu kulağıma götürdüm. Birkaç saniye sonra, her zamanki telaşıyla açtı telefonu: "Alo? Oğlum?" Yüzümü görüyormuşçasına zoraki bir gülümseme çizmeye çalıştım yanak kaslarımla. "Anne? Sesim geliyor mu?" Hızlı bir nefes verdi. "Geliyor geliyor! Ne oldu?" Sekiz yıldır her hafta araşıyoruz, hala aynı telaş, hala bıçaklanırken onu Whatsapp'tan aradığımı sanıyormuşçasına panik halleri... "Anne bir şey yok ya. Arayayım dedim. Ne yapıyorsun?" Sakinleşti, birkaç dakika boyunca komşularıyla ve kocasıyla ilgili bir şeyler anlattı. "İyi. Güzel. Sevindim." kelimelerini harmanlayıp ona biraz zaman tanıdım ve bombayı patlattım.

- Anne ben Türkiye'ye dönüyorum.
- Nasıl yani? Tatil gibi mi?
- Yok anne. Temelli. Yetti. Çok yıprandım artık.
- Ayyyy... Bak tüylerim diken diken oldu! Sen yapamazdın zaten oralarda. Ne zaman geliyorsun?

Kan o kadar hızlı beynime sıçramıştı ki, hemen telefonu suratına kapatıp Türkçe küfretmeye başladım. Gerçi İngilizce etsem de, sokakta kimse olmadığı için pek bir şey fark etmezdi. Tepemde, yağmurda uçuşan birkaç martı ve girmek üzere olduğum alt geçitte müzik çalan sokak çalgıcısı dışında kimse varlığımdan haberdar değildi. Bağırdığımı duyunca sokak çalgıcısı ile bir anlık bakıştık; özür dilercesine elimi kaldırıp el salladım. Boş ve bayık bakışlarla başını öne eğdi. Biraz sakinleşince, "Sen yapamazdın." diye fısıldayıp, "Ben neden yapamayayım ki anasını satayım?" diye sordum kendime. Sekiz yıldır ta ebesinin nikâhında kim çalışıyor, bambaşka bir kültürde kim yaşıyor? Sen alıyorsun çift emekli maaşını, kocan zengin, kira derdin yok bir şey yok, evinden çıkmayıp boş boş her gün televizyon izliyorsun. Tek bir yabancı ülke görmüşlüğün, kitap okumuşluğun yok da gelmiş bana...

Elimde isyanla salladığım telefon titremeye başladı.

- Oğlum? Alo? N'oldu birden hat kesildi?
- Çok iyi çekmiyor anne ya. Kopuyor bazen internet. Ne diyordun?
- Ne zaman geliyorsun Türkiye'ye? N’aptın kapattın mı evini? Buraya mı geliyorsun?
- Hangi sorudan başlayayım?
- Ne?
- Anne bu hafta sonu geliyorum işte. İlk önce İstanbul'a inip, birkaç gün Ağva'da kalıp tek başıma kafa dinleyeceğim. Sonra da Antalya uçağıyla pazar günü oradayım. Kapattım evi; sattım her şeyi. Paramı da çektim, geliyorum işte tası tarağı toplayıp.
- Ne kadar paran var?
- Anne ne yapacaksın parayı, derdim o mu sanki?
- Ekonomi berbat oğlum burada. Tamam sana oda veririz de...
- Kirasını da alırım diyorsun.
- Oğlum zaten bizden sonra size kalacak bunlar ama, biliyorsun durumumuzu...
- Tabii anne, sıkıntı değil. Sekiz bin dolardan biraz fazla var. Türkiye'de iş bulana kadar yeter herhalde bir süre.
- Ne kadar ediyor Türk parasıyla? Sekiz çarpı...
- Ann...
- Dur kafamı karıştırma. Üç kere yedi yirmi bir.
- Anne üçle yediyi niye çarpıyorsun?
- Hmm, kaç yıldır oradasın, az birikmiş.
- Anne... Biliyorsun yaptığım işleri, nelerle uğraştığımı. Yetmezmiş gibi kötü bir boşanma süreci geçti başımdan. Konuştuk. Bunu. Biliyorsun. Bunu.
- Yazık ettin kıza da ha. Safın tekiydi.

Eğer biletlerim online olmasaydı, şu an telefonu yere çarpıp param parça etmiştim. Dişlerim sımsıkı, salladım birkaç kere havada fakat yere çarpma cesaretini bulamadım ne yazık ki. Aslında o kadar iyi gelirdi ki böyle gıcır gıcır telefonun yerde dağılışını, parçalarının dört bir yana savruluşunu izlemek... Bu sefer martıları hem Türkçe, hem de İngilizce gücendirmiştim. Ayrıca, saf dediği kız, beni sekiz aydır suya götürüp susuz getiriyor, yakın arkadaşlarımdan biriyle maşallah her pazartesi...

- Alo?
- Kesildi mi yine?
- Anne ben seni birkaç gün sonra İstanbul'a inince arayayım mı? Çok kesiliyor burada. Zaten bol bol görüşeceğiz.
- Tamam tamam. Çaldırma sakın ha paranı maranı! Tekin değil oralar.

Kapattım telefonu.

"Tamam." dedim.

"Tamam. Bitti. Yeter. Benden bu kadar." Derin bir nefes verdim. Sırtımdaki sırılsıklam olmuş eşek yükü çantayı yanıma koyup olduğum yere yığıldım, oturdum kaldım. Gri gökyüzüne döndüm; gözlerimi kapatıp yağmurun yüzümü yıkamasına izin verdim bir süre. Ellerime baktım; anlamsız geliyordu bu et parçası ve uzantıları. Ne yapıyordu buralarda, kimdi özünde, amacı neydi? Yaşasa da yaşamasa da hiçbir şey fark etmiyorsa eğer, ne diye devam ediyordu yalandan yaşamaya? Ne terk ettiği kıtada, ne de varacağı kıtada huzur, aidiyet, sükûnet vardı onun için. "O zaman..." diye sordum. "Neden uğraşıyorum?"

Alt geçitte, akordeon ile Boulevard of Broken Dreams çalmaya çalışan -herhalde evsizdi, bir garip gözüküyordu- herifi izledim bir süre boş boş. Yalan yok, bok gibi çalıyordu ama en azından bir şeylere niyet etmişti ve deniyordu. Kalktım, sırt çantamı da alıp ona doğru ilerledim. Yanında durup bu berbat konserini izlemek istedim bir dakikalığına. Beni göz ucuyla kesmiş, ama daha çok iki tuşu eksik akordeonuna odaklanmıştı. "Lan..." dedim kendi kendime gülerek, "Keşke şu hayatta dinlediğim son şarkı da bu kadar leş çalınmasaydı ya." Sırt çantamı bacaklarımın arasına koyup, içinden beyaz poşeti çıkardım ve fermuarını geri kapatıp sırtıma taktım. Poşeti çalgıcının ağzı açık enstrüman çantasına atıp yoluma devam ettim. Tam alt geçitten çıkıyordum ki, bir anlığına yanıma çanta almanın anlamsızlığını keşfedip geri döndüm ve sırt çantamı da çalgıcının yanına bıraktım. "İçinde temiz giysiler ve bilgisayarım var. Senin olsun." dedim. Birkaç saniye bekledim. Bana bakmadı bile. Türkçe, "Yesinler..." diye fısıldayıp alt geçidin çıkışına yöneldim. Tam geri yağmur altına girip yokuşu çıkıyordum ki gür bir ses arkamdan "Hey!" diye bağırdı. Üzerime alınmadan devam ettim ama yeniden "Hey! El Turco!" diye bağırışını duyup da çevrede başka Türk olmadığını anladığımdan dönüp alt geçide baktım. Çalgıcı, el işaretiyle gel gel yapıyordu bana. Derin bir nefes alıp verdim. Bir süre boş boş bakıştık. Sadece geri dönüp yoluma devam etmek istiyordum fakat yine heyecanla gel gel yapınca bir şans vermek istedim. Sırıtarak yürüyüşümü izliyordu. "Sen deli misin?" diye sordu; elindeki beyaz poşeti bana doğru sallayıp, "Bu ne?" diye bağırdı. Sakince "Para." dedim. "Dostum! İnan bana paranın ne olduğunu çok iyi biliyorum. Gerçek mi bu?" dedi ve samimi bir şekilde cevap bekledi. "Evet. Bana lazım değil. Hepsi senin olsun." dedim ve arkamı dönüp yürümeye başladım. "Hey! Turco! Gel buraya." diye seslendi yine ama Türkçe. Şaşırıp, yeniden yanına döndüm.

- Sen nereden anladın benim Türk olduğumu?
- Türk bir torbacım vardı. Birkaç küfür ve basit cümle öğretmişti bana.
- Harika. Kendi milletim diye demiyorum, kendimizi iyi temsil ederiz yurt dışında.
- Benim bu paraya ihtiyacım yok. Al, iyi bir şeyler için kullan. Temiz kalpli birine benz...
- Gittiğim yerde paraya ihtiyacım yok. Sende kalsın.

Arkamı dönüp giderken yine seslendi. "Ay! Yapıştı bu da." diye fısıldayıp yürümeye devam ederken, benim anneme patlattığım bombanın yanında maytap kalacağı o cümleyi kurdu. "Turco! Üç milyar dolardan fazla mal varlığım var benim." Omzumun üzerinden ona baktım. O ölü balık bakışı gitmiş, parlak gözlerle beni izliyordu. Sakince akordeonunu kenara bırakıp, kendinden emin bir sesle "Buraya gel." dedi. Yüzümden anlamış olacak ki, kendi açıklamaya başladı. "Yapay zeka şirketimi Oracle'a sattım ve sonrasında doğru yerlere yatırım yaptım. Bu paranın ya da herhangi başka maddi bir kavramın benim için hiçbir değeri kalmadı." Çok da inanasım gelmiyordu ama yine de suyuna gittim ve sordum: "Sen de bir çiçek çocuk olarak fakirliği, evsizliği falan hobi olarak deneyimlemek için kendini yollara vurdun herhalde, değil mi?" Başıyla onaylayıp ellerini iki yana açtı ve "Ne yapalım?" dercesine dudaklarını büktü. "Senin de hayalin bu değil miydi?" diye sordu. Oydu, hatta çok şaşırmıştım bunu kendi eliyle koymuşçasına bulmasına fakat üzerinde durmadım pek. Türkçe, "Aferin. İyi bok yedin. Bol şans." diyip yanından hızla ayrıldım ama... Allah'ım, kurtulamıyordum geri zekalıdan. "Ne var?" diye bağırdım arkamı dönmeden. Alt geçidin çıkışına bakıyordum. "Değmezdi." dedi. "Ne değmezdi?" diye bağırdım. "Canına kıymaya." dedi ve devam etti: "Keşke mesajlarıma dikkat etseydin de bu otopilota bir son verip dümeni devralsaydın."

Tüylerim diken diken olmuştu. Arkamı döndüm, ürkek adımlarla ona doğru yürüdüm. "Ne yapacağımı, sen, nasıl biliyorsun?" Cık cık cık derken başını iki yana sallıyordu. "Yaptın bile." dedi. Panikle gayri ihtiyari vücudumu yokladım. "Düşünmeden cevap ver: En sevdiğin şarkı ne?" diye sordu. Sorunun alakasızlığını anlamlandırmaya ve üzerimdeki şoku atlatmaya çalıştıktan birkaç saniye sonra, "Bir Kadın Çizeceksin. Manga isimli bir Türk grubu. Şarkı isminin İngilizcesi de..." dedim ama sözümü kesip, Türkçe konuşmaya başladı. "Ne diyordu şarkıda? Bir gün gelecek göstereceksin kendini, sevgini, neler istediğini. Şimdilik alac..." derken bu sefer de ben sözünü kestim. "Bak. Sen nesin, necisin bilmiyorum ama... Ne saçmalıyorsun şu an?" Ayağa kalktı, üzerini silkeledi ve bana doğru bir adım attı. "Genelde en sevdiğin müzikler, filmler veya kitaplar sana bir şeyler anlatır. Eğer seni bu kadar derinden etkilemişse, vardır bir mesajı." Deli deli bakıyordu. Korkunç bir tanıdıklık da vardı o bakışlarda. "Sen..." diye fısıldadım ama zihnim allak bullak olmuştu, devamını getiremedim. İçimden küfredip, çok da sorgulamadan oradan uzaklaşmak istedim ve arkamı dönüp alt geçidin çıkışına doğru koşmaya başladım. Çıkıştaki yokuşun tam bitiminde yeni bir alt geçit başladı; hemen oraya daldım. Nefes nefese alt geçide girince adamı, çantamı ve akordeonu gördüm kenarda. İçim o denli koyu bir öfkeyle dolmuştu ki, cebimden telefonumu çıkarıp ona doğru fırlattım. Sakince başını kenara eğdi ve telefon duvara çarparak param parça oldu. Tek kelime etmeden bana bakıyor, eliyle usulca gel gel yapıyordu yine.

- Neler oluyor lan burada? Öldüm mü? İntihar mı ettim ne oldu?
- Hangi sorudan başlayayım?
- Tanrı mısın ne boksun sen? Öyleyse senin yapacağın işe sokayım! Bu mu yani yapabileceğinin en iyisi? Bütün o kudretinle becere becere bunu mu becerebildin?
- Tanrı mı? Yazık. Daracık bakış açısına sığdırmaya çalışıyorsun her şeyi. Sen şu an kendinle hesaplaşıyorsun dostum.Telefonu parçaladın, yokuş başında oturdun, her şeyini çalgıcıya bırakıp gittin ve kendini aslında binmen gereken havaalanı treninin önüne attın. Son düşüncende için rahat değildi; yaşadığın son duygu, kararsızlıktı. O yüzden burada bu muhasebeyi yapıyoruz. Senin "yüzünden" veya senin "sayende" buradayız.
- Ya iyi güzel de neden buradayım oğlum ben? Kafayı yiyeceğim bir kere de gizem kasmayın ya! Şunu bir kerecik de tane tane, milleti arafta marafta bırakmadan açıklayın artık!
- Bak. Bu bir monolog. Sen ben diye bir şey yok. Hiç olmadı. Yazılan her kitap, çekilen her film, anlatılan her hikaye bir otobiyografiydi. Konuştuğun her bir kelime aslında bir alıntıydı. Halbuki cevap da -inanır mısın- o kadar basit ki, nihayetinde senin anlaman...
- Kısa kes ya! Tek, net bir cümle istiyorum. Sonra da buradan gidiyorum! Anlaştık mı?

Durdu. Gözleriyle beni süzüyordu. Her ne kadar yumruklarımı sıkıyor olsam da, gözlerinde o hüsranı görünce içim paramparça olmuştu. Tanıdıktı o nemli bakışlar. Çocukluğumun ilk anılarından hatırladığım, Ölüdeniz'de sahil kenarında kumdan kale yapmaya çalışan çocuğun sükûnet dolu bakışlarıydı. "Özür dilerim..." diye fısıldadım. Ne diyeceğimi bilemiyordum. "Benden değil, git ondan dile özrünü." dedi ve alt geçidin diğer tarafını gösterdi. Dönüp o yöne baktım. Adamın biri, ben, yağmur altında dikiliyordu. Ona doğru yürümeye başladım. Oturdu, merdivenlere çöktü. Çevresinde kırık telefon parçaları vardı. Yüzünü göğe dönüp gözlerini kapattı ve yanaklarına değen yağmur tanelerinin tadını çıkarmaya başladı. Gülümsedim. Huzurlu gözüküyordu nihayetinde. Kendiyle hesaplaşmasını bitirmiş, yaşamın tadını çıkaran birine benziyordu. Sanki yalnızca ve yalnızca bu hayatı deneyimlediği için, bu vasat ama yine de akıp giden senaryonun zayıf bir kahramanı olduğu için şükreden sağlıklı bir insanın enerjisi vardı fakat... Ayağa kalktı; büyük bir kararlılıkla alt geçide girdi ve eşyalarını çalgıcının yanına bırakarak çıkışa yöneldi. Ne yapacağını anladığım için "Hayır!" diye bağırarak peşinden koşmaya karar verdim. Yokuşu çıkıp gözden kayboldu. O yöne doğru depar atsam da kendimi yine yokuşu inip alt geçide girerken buldum. Manzara aynıydı: İki tuşu eksik akordeon, ağzı açık beyaz poşetten etrafa saçılan paralar ve sırt çantam... "Yo yo yo yo!" diye geri geldiğim yöne döndüm ama bir başka yokuş, yine aynı alt geçit karşıladı beni. Ne tarafa koşsam manzara aynıydı ve yalnızdım. Nefesim kesilmeye, göğsüm kasılmaya başladı. "İnsanlar böyle mi panik atak geçiriyor acaba?" diye düşündüm bir an.

Ne yapacağımı, ne işe yarayacağını bilemeden "Tamam! Özür dilerim!" diye bağırdım. Sesim alt geçidin duvarlarından yankılandı. Ciğerlerim çıkana kadar bir o tarafa, bir öteki tarafa koşmaya devam ettim fakat değişen hiçbir şey olmuyordu. Yağmur yağıyor, alt geçit sidik kokuyor, yerdeki para, akordeon ve sırt çantam kıpırtısızca orada bekliyordu. Yine de pes etmedim, bile bile koşmaya devam ettim. Sonuç tabii ki de değişmedi ama içimde bir yerlerde eğer durmazsam, eğer her şeye rağmen devam eder de hayata bir gram bile olsa güvenirsem, bir şeylerin yoluna gireceğini hissediyordum. Gerçi belli ki çok geçti. Çalgıcı haklıydı; muhasebenin dibine vurmuştum! Dakikada bir yaptığım sorgulama ve kararsızlıklar, saniyelere inmişti, saliselere doğru yol alıyordu.

Ne kadar süre geçti bilmiyorum ama hiç durmadım; koşup da aynı manzaralara varmaya devam ettim ta ki gözlerim kararıp da alt geçidin zeminine yığılana kadar. Görüşüm geri gelene dek derin nefesler aldım. "Tamam. Sakin. Kabul et." diye tekrarladım fısıldayarak, onlarca defa. "Tamam... Sakin..." Çantamın yanına sürünüp içinden kazaklarımdan birini çıkarıp giyindim. Geri kalan kıyafetlerimi de çalgıcının oturduğu yere dizip sıcak bir zemin yarattım kendime. Bir süre yalnızca alt geçit çıkışındaki yağmuru izledim, sesini dinledim. Bir nebze de olsa huzurla dolmaya başlamıştım. Akordeonu da alıp kucağıma koydum. Üşüyecek hiçbir yerim kalmamıştı. "En azından ısındım biraz." dedim sırıtarak.

Kucağımdaki akordeonu incelemeye başladım. Otuz yıl önceki, fiyaskoyla sonuçlanan piyano derslerinden kalan birkaç melodiyi hatırlayıp tuşlarına basmaya başladım ama ses çıkmadı. Galiba kulplarından tutup bir de ileri geri yaparak içine nefes üflemek gerekiyordu. Ayrıca üst tarafında da onlarca garip tuş vardı. "Allah'ım ne kadar karışık bir enstrüman ya!" diye gülümsedim. İlk birkaç notayı duymaya başlayınca heyecanlanmıştım. Evet, tabii ki ben de bok gibi çalıyordum -hatta çalgıcı benim yanımda resitalist kalıyordu ama ne bileyim, yalnızca denemek bile eğlenceliydi.

Bu gri sonsuzlukta kafamı toparlayıp muhasebemi bitirene dek yapacak başka hiçbir şeyim yok gibiydi. Nabzım düzelene dek -belki bir saat, belki bir asır- kendime zaman tanımaya, hiçbir şey düşünmeden zihnimi boşaltmaya karar verdim. Ya çalgıcı gelene, ya da ben çalgıcı olana dek burada kalacağımı, kalmak zorunda olduğumu anlamıştım. Henüz bilmediğim bir düğümü çözmem gerekiyordu. Öyle bir his vardı içimde. "Sakin..." diye fısıldadım. Belli ki o düğümü çözmenin de sırası gelecekti. Belli ki hatırladığım hatırlamadığım tüm anıları bir gözden geçirmem, çözümlemem gerekecekti. Ama ondan önce, tek istediğim biraz kafa dinlemek, birazcık da -eğer mümkünse tabii- akordeon öğrenmekti.

Ne terk ettiğim ülkede, ne de varacağım ülkede huzur, aidiyet, sükûnet vardı benim için.
yazı:
Mert Gül
favorile

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol