Mont Saint-Michel

Yaşam döngümüzde, kendimize ıstırap çektirerek içimizdeki garip bir korkuyla yüzleşmek durumunda kalmışızdır. Böyle anlarda belki de gök ile yerküre arasında asılı kalmayı, boşlukta süzülmeyi arzu etmişizdir. Tam da Guy Maupassant’ın dediği gibi: “Uzaklarda, ayağını bastığın yerin ötelerinde, sarp duvarların üzerinde yükselen bir mabet; düşünsel bir şato, insan aklını zorlayan imgelerin biçimlendirdiği gizemli bir saray; gerçek olamayacak denli tuhaf ve güzel…”
Böylesi büyülü ama bir o kadar da gri ve kasvetli yerin neresi olduğunu merak ettiniz mi?


Mont Saint Michel, yüzyıllar önce okyanusun ortasında yükselen sivri bir tepeye yapılmış esrarlı bir manastır. Bu kadar küçük olmasına karşın adeta gök kubbeden yeryüzüne asılmış gibi duran devasa bir algı yaratımı da denebilir. İnşa edilmeye başlandığı dönemde insanlar, dünyanın aldatıcı güzelliklerine kanmayarak tüm hakikati ve güzelliği göklerde aradılar. Böyle bir varlık yorumuyla birlikte dünyevilikten uzaklaşarak tanrının varlığının bir sembolü haline gelen ışıkla ilgilenmeye başladılar. Vitraylı camlardan geçerken hayat bularak dönüşen tanrının ışığı, onlara yetersiz gelmiş olmalı ki; devam eden yıllar boyunca manastıra sivri kemerlerle artan dikeylikler ekleyerek gökyüzüne tırmandılar.


Gözlerin ulaşamayacağı yüksekliklere, keskin sivriliklere ve skolastik düşüncenin acımasızlığı kadar devasa kütleleriyle adeta içine adım attığı yapıda insanın, sadece basit bir yaratık olduğunu vurgulayarak onlara korkularını hatırlatır.

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on google
Share on pinterest
Share on telegram
Yazar - Grafiker - PR
Yazar - Grafiker - PR
Yazar - Grafiker - PR