Savaşın Pençesinde

Çarpıcı olay kurguları, hayal gücünün sınırları,inanılması güç bitirişler. Hayatı umutsuzluk içinde geçmiş acıyı, savaşı, sevgiyi
kısacası hissettiği her şeyi bir zehir misali kalemine akıtmış bir uzun hikaye ustasından, Stefan Zweig’dan bahsediyorum. Günümüzde popüler kültüre yem edilmiş olması, onun bizde uyandırdığı etkiyi azaltmıyor.

Bunca mükemmel yapıtı ortaya çıkarışının sırrına psikolojik anlamda çektiği acılar desek pek de yanılmış olmayız. Kaliteli bir eğitim alması üslubunu, yaşadıkları ve düşünceleri romanlarını oluşturdu. Ancak o zamanlarda da bugün olduğu gibi insanın karakterine, iyi veya kötü oluşuna, eğitimine veya kendini eğitmesine değil, diline, dinine, ırkına ve derisinin rengine bakılıyordu.

Yahudi oluşu 1930larda onu bir alçak yapmıştı. Sadece yahudi olduğu için evi basılmış, kitapları yakılmış, ülkesinden sürülmüş, diğer ülkelerde yabancı düşman sıfatı alnına yapışmıştı. Bir insan bunca aşağılanmayı nasıl kaldırabilirdi.1942’de hayatına eşiyle beraber son verdiğinde, bu ırkçılğa, bu zulme, bu drama daha fazla dayanamadığını yazıyordu.

Ancak görüyoruz ki Zweig’in ve milyonlarcasının bu tepkisi hiçbir şeye yaramadı. Bugün hala bir insan, ırkından, ten renginden dolayı farklı muamele görüyor, farklı yargılanıyor, hatta öldürülüyorsa bilim ve teknolojide ne kadar ilerlemiş olursak olalım, Zweig’dan sonraki 80 yılda hiç ileriye gidemediğimizi kanıtlıyoruz.

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on google
Share on pinterest
Share on telegram