Altar

‘Yarım ay, dolunay tapınağında altarın ışığında defalarca olmak ve olmamak arasında gölgemle bir savaşa tutuştum. Ölümle yaşamın eşiğinde kanlı bir dille değil, bir hükümle yeniden ve yeniden sınandım. Düğüm düğüm olmuş kaderimin sayfaları ellerime dolanırken işte ben o gece, defalarca olmak ve olmamak arasında ölümle seviştim. Yenildim. Günahlarım birbirini alt etti ve en sonunda kendini bu çembere hapsetti.’

…

Ay, gökyüzünde kanayan bir yara gibiydi. Kırmızıya çalan ışığı, ağaçların gölgesinde adeta titriyor, onlarla dans ediyordu. Adımlarımla şekillenen yürüdüğüm bu patika ise her bir adımımda arkamdan siliniyordu. Sanki hiçbir zaman var olmamış gibi.

Nereye varacağımdan bihaber bedenim ise kaderin dizmiş olduğu karanlık taşların üzerinde, bana ait olmayan bir yazgının mihenk taşlarını örüyordu.

Ne kaçabiliyordum.

Ne durabiliyordum.

Çünkü o gece, ruhumun bir parçası kimsenin görmemesi gereken rüyaların içinde tek başına kalmıştı.

Tam o anda, sisin arasından gölü gördüm. Göl, ormanın ortasında karanlık bir göz gibi açılmıştı. Beni izliyordu, belki de bekliyordu. Ormanın kalbinde açılmış karanlık bir yara gibi ne gökyüzünü yansıtıyordu ne de etrafındaki ağaçları. Suyun yüzeyi, sanki başka bir dünyaya açılan bir perdeydi. Bakıldıkça derinleşiyor, derinleştikçe insanı içine çekiyordu.

Dizlerimin titremesine aldırış etmeden kıyıya yaklaştım. Usulca göle doğru eğilip baktım. Yansımam yoktu. Sadece bir boşluk… Ama o boşluk, sessizlikten ibaret değildi.

Suyun yüzeyi, görünmez bir taş atılmış gibi titredi. O an sesi duydum. Arkamdan geliyordu. Yavaşça döndüm. Sislerin arasında bir kadın duruyordu. Kadının saçları omuzlarından aşağı, gece gibi akıyordu. Yüzü yarı gölgede kalmıştı. Gözleri kapalıydı. Ayaklarının etrafına, toprağın üzerine ince bir çember çizmişti. Çemberin içi, dışarıdan daha karanlıktı. Sanki ışık oraya girmeye cesaret edemiyordu. Avucunu karanlığa doğru kaldırdı. Parmaklarını ağır ağır araladı. Parmaklarının arasından bir toz süzülerek, çemberin içine doğru aktı. Her tanesi yere düştüğünde, görünmez bir titreşim yayılıyor, gölün yüzeyi hafifçe kıpırdıyordu.

Dudakları aralanıp kapandıkça fısıltılar dökülüyordu:

Eski.
Yasaklı.
Unutulmuş.

Dudaklarından dökülen büyülü sözcükler, aşina olmadığım gizli bir lisanı çağrıştırıyordu. Çözemediğim, anlamı hecelerin arasında kaybolan bu sözcükler, derinlerde bir yerleri uyandıran kadim bir çağrı gibiydi.

Bir an için ses kesildi. Orman nefesini tuttu. Kadının dudakları hâlâ hareket ediyordu. Ama… Sözler artık onun ağzından çıkmıyordu.

Boğazım yandı.

O anda, zihnimde yükselen majör bir tını çatladı. İnce bir çizik gibi başladı. Sonrasında çatlaklar büyüdü ve yalnızca sesin içinde değil, gecenin dokusunda da ilerledi. Bulunduğum sahnede derin izler bıraktı. Ben ise o sahnede kostümü hazır, tiradı gelmiş sıradaki oyuncuydum. Perde ağır ağır kapanırken, bir şeyler değişti. Artık sahnede yalnız değildim. Ama daha korkuncu artık kendimde de değildim.

Dilimin ucunda, anlamını bilmediğim kelimeler kıpırdanmaya başladı. Nefesim değişti. Göğsüm, bana ait olmayan bir ritimle inip kalkıyordu.

Elleri… Hayır. Benim ellerim.

Avucumun havaya kalktığını gördüm. Parmaklarım ağır ağır aralandı. Beyaz toz, kendi tenimden süzülür gibi çemberin içine akıyordu. Kadın artık sisin içinde değildi. Sis benim içimdeydi. Gözlerimi kapattım.

Açtığımda çemberin içindeydim ve çemberin dışında, karanlığın kenarında biri bana bakıyordu. Titreyen dizleriyle…

Çemberin içindeki ben, dudaklarını araladı. “Hatırlamak için,” dedi. Sesi bana aitti ama yankısı daha yaşlıydı. Daha yorgun ve telaşsızdı. Bir şeyler içimde yerine oturdu. Ritüel çağırmak için değildi. Kovmak için de değildi. Sadece unutulanı geri almak içindi. Ruhumdan kopan o parçayı…

Göğsümdeki ritim hızlandı. Beyaz toz yanmaya başladı. Çemberin çizgileri göle doğru uzandı. Su karardı ve o an anladım. Bu ilk değildi. Çemberin dışında titreyen ben…

Bir zamanlar çemberin içindeydi. Gözlerim yeniden kapandı. Ne kaçabiliyordum ne durabiliyordum. Çünkü o gece, kimsenin görmemesi gereken rüyalar dünyasında bir kayıp daha yaşanmak üzereydi.

Çemberin dışındaki ben fısıldadı: “Hatırlamak için değil.” Duraksadı. “Unutabilmek için.” Sözler mideme saplandı.

Çünkü o an fark ettim: Ritüel kayıp parçayı geri çağırmıyordu. Ritüel o parçayı yaratıyordu.

Her çember çizildiğinde, bir ruh ikiye bölünüyordu. Biri çemberin içinde kalıyor, diğeri karanlığa sürülüyordu. Ve dışarıda titreyen ben… İçerideki beni kurtarmaya gelmemişti. O döngüyü başlatmaya gelmişti.

Göle baktım. Suyun yüzeyinde bir anlığına yansıma belirdi. İki siluet. Biri elini kaldırıyordu. Diğeri aynı hareketi biraz gecikmeli tekrar ediyordu. Hangisi önceydi? Bilmiyordum. Çünkü hareketi başlatan bendim. Ama onu yaşatan da bendim.

Ve o anda düğüm çözüldü. İlk çemberi çizen kişi bendim. Ama o çemberi çizmeme sebep olan – yine bendim.

Gözlerimi kapattım. Bir anlığına her şey karardı. Sonra…

Bir nefes daha eksildim. Çemberin içinde biri kaldı. Çemberin dışındaki biri de karanlığın büyülü esintisinde usulca kayboldu. Ama karanlık sessiz değildi. Tam biri kaybolurken, bir başkası gözlerini açıyordu.

Ve ay, gökyüzünde kanayan bir yara gibi tekrar ve tekrar kırmızılığını gecenin üzerine akıtıyordu…

İşte ben o gece, defalarca olmak ve olmamak arasında ölümle seviştim. Yenildim.
yazı:
Bilge Güler
çizim:
Çelik Yenikale
favorile

eser galerisi.

Altar

yazı:
Bilge Güler
çizim:
Çelik Yenikale

01 / 02

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol