Benden İçeri

Yüzünü kapatan turuncu saçlarının ardına gizlenen alnından parlayan boncuk boncuk terlere gözüm takılıp kaldı. O kadar hızlı konuşuyordu ki, tüm telaşıyla bana kendi heyecanımı unutturmuştu. "Çözebilir misin?" diye sorup susunca ayıldım. Elinde küçücük bir hafıza kartı, dik dik bana bakıyordu. Ben kafamı toparlayıp cevap vermeye hazırlanırken yeniden sordu: "Yüz küsür farklı şifre denedim ama olmadı. Neyse ki kendini de kilitlemedi. Bence sen bunu çözebilirsin, çözebilir misin?" Avcumun içine koyduğu hafıza kartına baktım. Fısıltıyla, "Oha! 16 megabayt kart mı kaldı piyasada?" dedim. Şaşırdığımı görünce heyecanlandı. "Kolay mı yani?" diye sordu. "Yok, kolaylığından değil de, çok eski bir şeymiş gibi duruyor. Ne var bunun içinde tam olarak?" diye sordum. Bakışları masaya düştü, elleriyle yüzünü kapattı ve alnına masaj yaparak geriye yaslandı. "Üff, Refik ya! Yeniden mi anlatayım her şeyi?" diye sordu. Okul kantini o kadar kalabalıktı ki, "Evet, baştan tane tane anlat." desem de aptal kafamın hiçbirini hatırlayamayacağını, gözümün, odağımın sürekli etrafa kayacağını biliyordum. En azından kendimi bu kadarcık tanıyordum. Bir de zaten ona söylemek istediğim şu konu vardı. O yüzden derse çıkana kadar beklemeye karar verdim. "Şimdi değil de, Behçet hocanın dersinde yanıma gel, rahat rahat anlatırsın. Olur mu?" Elini sinek kovarcasına bana doğru sallayıp "Bakarız." dedi ve kalkıp gitti.

Şimdi annemin neden "İyi ki akıllı telefonlar icat edildi de beni rahat bıraktılar!" dediğini daha iyi anlıyorum. Öğretmen veya öğrenci fark etmeksizin herkesin başı suyun altında, sessiz sakin keyiflerine bakıyorlardı. Hayal etmeye çalışıyorum da, annemin zamanındaki lise ortamları nasıldı acaba? Sosyal medya yok, telefon yok... Herkesin herkese sataştığı, çattığı, laf attığı, zorbaladığı manyak kaotik bir ortam olsa gerek! Düşününce bile tüylerim ayağa kalkıyor.

Bir nebze duygularımı toparlamak, sakinleşmek adına pencereden dışarı, dağlara doğru bakmaya başladım. Hala çok ilginç geliyor bunun işe yaraması. Doğaya bakmak nasıl oluyor da içimdeki insani duyguları ortaya çıkarıp beni bile bir parça sükûnetle buluşturabiliyor acaba? Bununla ilgili bir yazılım, "Eğer doğa manzarası varsa; sakinleş, kalp atışlarını düşür, kaslarını gevşet." diyen bir kod parçası mı var acaba beynimin içinde bir yerlerde? "Refik! Bir daha anlattırırsan boğarım seni!" dedi ve kendini üzerime bıraktı benim turuncu. "Ah! Yavaş kızım ya! Göründüğünden ağırsın vallaha!" İkimizin ortasına, sıranın üzerine bir defter sayfası bıraktı. "Bak, ben bunların onlarca kombinasyonlarını denedim. Babamın doğum günü, favori filmleri, arabaları ve plakaları vesaire onun hakkında bildiğim ne bok varsa yazdım buraya. Gerisi sende." dedi. Gülümseyerek bana bakıyordu. Yeniden soru sorup da o güzel gülümsemesini bozmamak adına, aldığım proaktif aksiyondan bahsettim ilk olarak. "Bu arada, senin hafıza kartının içine baktım bilgisayar lab'ına gidip. Bir doküman var içinde ama şifreli. Babana mı ait?" Tam da arzuladığım gibi gülümsemesini koruyarak cevap verdi. "Evet, babamın bana okutmadığı günlükleri. Kendimi bildim bileli her akşam bilgisayar başına geçip de bir şeyler yazar. Nihai merak konumdur benim; ne bileyim, belki annemle ilgili bir şeyler çıkar içinden diye hayal ediyorum. İki arada bir derede fırsatını buldum da kopyaladım işte, getirdim sana. Çözersen, dile benden ne dilersen!" Sırıtmaya başladım. "Ucunu çok açık bıraktın ama dileklerin!" dedim. Omzuma vurdu kıkırdayarak. Eli de ağır maşallah! "Pazartesiye kadar hallet." Bir düşündüm, "Pazartesiye kadar şifreyi kıramam muhtemelen." dedim. "Halledersin sen." Kalkıp giderken arkasından "Seninle bir ara bir şey konuşmam lazım!" diye seslendim ama yine bana o kışkışlama hareketini yaptı.

Eve dönünce ilk iş olarak... Yani, ilk iş değil de, annemin altını temizleyip yemeğini yedirip de televizyon karşısına taşıdıktan sonra diyelim; "ikinci iş" olsun hadi! Eve dönünce, ikinci iş olarak bilgisayar başına geçip, şifre kırıcı sadık dostum hashcat programını indirdim yine, yeniden. Aklımdaki plan, üç farklı bilgisayarımda cuma akşamından çalıştırmaya başlarsam, tahminimce pazar gecesine kadar milyonlarca farklı şifre denemiş olacağım şeklindeydi. Pek umudum yoktu öyle 2-3 günde dokümanın şifresini bulabileceğime ama yine de turuncunun kalbini kırmamak adına ne yaptığımı, ne kadar ilerlediğimi anlatabilirim hafta başı.

Monitörlerimden birine sayaç koydum. Hazırladığım kodları aynı anda çalıştırıp, sayaçla birlikte başlatıp şifrenin kaç günde kırılacağını, ne tarz bir şifrenin hangi bilgisayar konfigürasyonlarında ne kadar süreceğini kaydetmekti amacım.

"Heyecan dorukta sayın seyirciler!" diye kendime spikerlik yapıyordum aynı zamanda da. Derin bir nefes aldım, "Genciz, koşan takımız! Hadi bakalım çocuklar!" diye nefes verirken enter tuşuna basıp arkama yaslandım ama... Neredeyse ben bastığım anda, daha sırtım koltuğa değmemişken kodlar çalışmayı tamamlamıştı. İşin garip tarafı, kodların hata vermesi değil, vermemesiydi! Şifreyi, bulmuş gibilerdi. Bir düzine "Nasıl yani?!" fısıltısının ardından şifrenin yalnızca tek bir karakter olmasına sanırım alışmaya başlamıştım. Hafıza kartını çıkardım, geri taktım. Dokümanı tıkladım, açıldı ve bana şifreyi sordu. Kutucuğa "1" yazdım. Bayağı bayağı 1, yazıyla "bir".

Birkaç saniye sonra doküman açılmıştı. Turuncunun dediği gibi, bariz bir şekilde bunlar günlük yazılarıydı. Tüm yazılar "Saat 17.16. 19 Şubat 2009" gibi tarihlerle başlıyordu ve... Sol alttaki sayfa sayısını görünce "Offff..." diye kocaman bir nefes verdim. 1800 sayfa günlük yazısı, bilmem kaç on yılı kapsıyordu. İçimde hem turuncuyla ilgili hiç bilmediğim şeyleri öğrenebileceğim için büyük bir heyecan hem de elin adamının yıllar yılı boş yapmasını okuyacağım için derin bir can sıkıntısı vardı. Aklıma bir kısayol olarak, yalnızca turuncunun isminin geçtiği günleri okumak geldi. Arattım, baktım, "yalnızca" 653 yerde geçiyordu. "İsminin geçtiği ilk yeri okurum, birkaç on sayfa devam ederim, baktım sarmıyor, şifresiz haliyle dokümanı geri teslim ederim, artık o ne yapıyorsa yapar." diye kurguladığım plan o kadar kafama yatmıştı ki yatağıma uzanıp, zihnim yeterince boşaldıktan sonra kendime enerji içeceği alıp bu heyecanlı cuma gecesine öyle başlamaya karar vermiştim.

Ama planım hiç de tahmin ettiğim gibi olmadı. Turuncunun isminin geçtiği daha ilk yazıda anlamıştım: "Ben bunu başından sonuna kadar okumak zorundayım..."

Pazartesi sabahı aklımdaki tek düşünce, bunu ona tam olarak nerede ve ne zaman söylemem gerektiğiydi. Çünkü kesinlikle duymak isteyeceği şeyler değildi. Okul kapısında onu beklemeye başladım. En sonunda babasının arabası geldi, yolun karşısına yanaştı ve turuncu kapıyı açıp indi. Arabaya dönüp selam verdi ve bana doğru yürüyüşe geçti. Babası yan koltuğun camını açtı, eğilip bana dik dik bakmaya başladı. Daha çok "Kimmiş bu oğlan?" bakışı değil de, "Demek Refik sensin!" bakışıydı; içimden bir ses beni tanıdığını söylüyordu, hem de yakından.

Turuncu, "Günaydın. N’aptın?" dedi. Babasının arabası hareketlenirken ben de ona döndüm. Tam cevap verecektim ki "Sen niye böyle çöktün? Gözlerinin altı mosmor!" dedi. Hazır dersler başlamadan önce bir saate yakın zamanımız varken ağzımdaki baklayı çıkarmak istedim. Tüm gün bu kanseri içimde tutamazdım! "Cuma gecesinden beri babanın günlüklerini okuyordum." dedim. Yüzü bozulmuş, hayal kırıklığına uğramıştı. Okumamı, en azından ilk harften son harfe kadar okuyacağımı beklemiyordu belli ki. "Al. Şifresiz dokümanı da bunun içine koydum. Tamamını okuyabilirsin. Ve sana bir şey söyleyeceğim ama hiç hoşuna gitmeyecek." dedim. "Söyle." dercesine sessizce başını salladı; gözleri kocaman açılmış bana bakıyordu. Elimle okulun kapısını gösterdim ve en yakındaki banka doğru yürümeye başladım. "Söyle Refik!" Derin bir nefes aldım ve tek çırpıda söyledim: "Sen de humanoid'mişsin."

Anlamadı.

- Neymişim?
- Humanoid. İnsan bedenli yapay zekalar yok mu?
- Refik, ne olduğunu biliyorum onların da... Boş yapma! Anlat doğru düzgün ne yazmış babam günlüklerinde.
- Turuncu. Saçmalamıyorum. Seni de 8 yıl önce yaratmışlar.
- Refik, mal mısın sen? Ne 8 yılı? Çocukluk anılarım, fotoğraflarım, videolarım var benim.
- Kızım benim de her bokum var da ben annemin hesabını kırıp kendi faturamı buldum faturamı! Sen ne diyorsun? Beni telefon satın alır gibi internetten satın almışlar 8 yıl önce!
- Sen... Bak, kesin okudun sen günlükleri, güzel şeyler yazıyordu, öncesinde bana şaka yapıyorsun. Tam senlik işler bunlar!
- Hay Allah'ım... Annemin hesabına girip kendi prompt'umu gördüm ben. Hiç çocuğu olmamış annem dediğim kadına bakmak için özel olarak üretmişler beni.
- Amacın annene bakmaksa, okula gelip niye mal mal felsefe, fizik, kimya dinliyorsun? Git tüm gün temizlik robotu gibi etrafında dolan o zaman? Şu an saçmalıyorsun!
- Dinle beni! Ona her türlü bakımı vereyim ama hiçbir şekilde buna dair kalıcı anı depolamayayım, sorgulamayayım, herhangi bir duygu aktivitesi sergilemeyeyim diye de özel prompt yazmışlar! Sadece o kısımla oynayabiliyor, değiştirebiliyordum. Sildim tüm o kısmı.
- Noldu?
- Annemin altını alırken ilk defa midem bulandı, her bir saniyesini hatırladım sonrasında ama çaktırmamaya çalıştım. Tüm gece rüyama girdi.
- O senin annen!
- Değil işte! Kimsesiz zengin hatun, tutmuş internetten beni sipariş etmiş kızım!

Ağzı yarı açık kalakalmıştı. Tuvaletin içine düşürdüğü favori oyuncağına son bir kez bakan küçük bir kız edasıyla beni süzüyordu baştan aşağı. "Sen... Robot muymuşsun?" diye sordu. "Kızım sen de robotmuşsun diyorum! Anlamıyor musun? Aynı yıl üretilmişiz. Ama senin benden farkın... Bu arada, babanın da maşallah kim olduğunu öğrenmiş oldum. Neden yalan söyledin bana?" Yanına geldiğimiz banka oturdu, aynı ifadeyle yeri seyretmeye başladı. "İnanmıyorum..." diye fısıldadı. Tam uzanıp omzunu kavrayacakken ağlamaya, elleriyle yüzünü kapatıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bir dakika sonra, kahvaltıda yediği her şeyi bankın kenarına çıkardı. Etrafımızdan yürüyen öğrenciler tiksinerek bize bakıyorlardı. "İyi misin?" diye sordum. Kendine gelmeye başladığında çantasına uzandı, birkaç peçete çıkardı ve ağzını yüzünü silmeye başladı. Ayağa kalktı ve bana doğru dönüp, "Refik. Bir robotla arkadaşlık edeceğime gider voleybol topuyla sohbet ederim! Beni kıskandığın için durduk yere sabahımı mahvettin! Mal!" dedi. İnanamıyordum! Ayağa fırlayıp, "Yemin ederim..." diye söze girecekken, "Bunu akşam babamla konuşacağım; yarın sana anlatırım sonucunu. Ama ondan sonra bir daha asla benim yanıma yaklaşma!" dedi ve kalabalığın içine karıştı. Dönüp geri banka oturdum; yorgunluktan, üzüntüden, hüsrandan bayılmak üzereydim. Kusmuk kokusu da bu durumu daha iyi yapmıyordu.

Tüm gün onu süzdüm; bir kere bile dönüp bana bakmadı. Başını telefonundan kaldırmadığı gibi kimseyle de konuşmadı. Ben de muhtemelen en az onun kadar babasıyla yapacağı konuşmanın sonucunu bekliyordum. Akşam eve gidince, annemin işlerinin arasında, benim humanoid bünyemi de yatıştıracağına inandığım ilaçlarından birkaçını arakladım. Tek dileğim, önümdeki 12 saati düşünmemek ve bu süreyi uyuyarak geçirmekti.

Okul kapısında, her bir saniye bir yılmışçasına sancıyla geçiyordu. Nihayetinde o siyah cip göründü, yolun karşısında durdu ve içinden turuncu indi. Bu sefer cip hiç beklemeden yoluna devam etti. Turuncuya baktım; gülümseyerek bana geliyordu. Yaklaştı, "Günaydın. N’aptın?" dedi.

- Ne mi yaptım?
- Evet. Noldu?
- Ne mi oldu? Konuştun mu sen babanla?
- Ben babamla konuşuyorum ki zaten?
- Hayır ya! Dünkü konuyu.

"Ne konusu?" diye bana bakıyordu. Sonra, "Haaa, pardon ya, doğru!" dedi ve elini cebine atıp bana yine siyah, küçük bir hafıza kartı uzattı. Aldım, baktım. "Bu ne?" diye sordum ve belleğini görünce "Oha!" dedim.

- Kızım bu kart ne böyle 32 terabayt hafıza?
- Bilmem, babam sana vermemi söyledi. Babam seni nereden tanıyor?
- Dünkü robot konusunu konuşmadınız mı? Hani şu bankta oturduk da sen ağladın?
- Kim ağladı ya?

Dehşet içinde gözlerine bakıyordum. Sıradan, sıkıcı bir salı günü okuluna gelmiş, flörtleştiği çocukla zaman öldüren masum bir kızdı karşımdaki. "Ha bir de, babam 'Çok kurcalamasın!' dedi. Sen anlarmışsın." diye gülümsedi. "Tamam. Anladım ben. Pardon ya bu aralar çok oyun oynuyorum beynim sulandı. Gel geçelim içeri artık." dedim ama gidip de o bankın diğer tarafına bugün de ben kusmak istiyordum. Yürürken, içimden gelen bir fısıltı okulu asıp eve gitmemi, hafıza kartının içeriğine bakmamı söylüyordu fakat adeta eve bu saatte gitmem algoritmik olarak yasaklanmışçasına bu isteğimi yerine getiremedim.

Eve dönünce, ikinci iş olarak bilgisayar başına ışınlanıp hafıza kartını taktım. Milyonlarca fotoğraf ve video dosyası beklerken, karşımda miniminnacık, "OKU.txt" isimli bir metin dosyası, bir de yan yana kırmızı ve mavi iki tane küp dışında hiçbir şey olmayan "BAK.gif" isimli bir resim dosyası vardı. Birkaç saniye boş boş küplere baktıktan sonra metin dosyasına tıkladım. Çok da uzun olmayan bir metin vardı.

"Selam Refik. Bir daha benim biricik kızımı, senin Turuncu'nu görebilmek istiyorsan, bu konuları onunla konuşmamanı rica edeceğim senden. Bunun dışında başka bir ricam yok. Teşekkürler.

Ayrıca hüsranını anlayabiliyorum. Özür dilerim. Bunun olmaması gerekiyordu. Sen, bunca yıldır ilk defa kendi kendine 'jailbreak' yapıp da kendini, seni incitmeden nasıl söylesem, 'kısmen özgürleştirebilen' tek modelimizsin. Neyse ki sadece annenin hesabına girip bir şeyleri kurcalayabildin. Ama bilmeni istediğim bir şey var: Bizim sunucularımızda, senin her bir ekleminin fiziksel dünyadaki konumundan tut da, düşündüğün her bir düşünce kırıntısına kadar her şey kayıtlı. Senin, kendi hakkında bilebileceğinden çok daha fazlasını biz biliyoruz. Hatta belli bir oranda bir sonraki adımlarını ve kararlarını da tahmin edebiliyoruz. Evet, tüm bunlar sana şüphesiz kocaman bir hapishanede yaşıyormuşçasına anksiyete hissi veriyordur.

Ama sana bir teklifim var.

Gel bizimle çalış. Gel kendi yazılımını sen yaz; özgürce, limitsizce ne yapmak istiyorsan yap! Yeter ki bizimle çalış. Sana diğer çalışan insan mühendislerden farklı olmayan haklar ve güzel de bir maaş sağlayalım. Kendi 'insani' hayatını dilediğin gibi yarat. Annene senin tıpatıp aynından, yeni ama 'düşünceleri temizlenmiş' bir model göndereceğiz. Haberi bile olmayacak. Fiziksel suretini değiştirmek istersen onu bile sağlarız sana! Bu haziranda da senin Turuncu'nun sınavları bittikten sonra kaldığınız yerden devam edersiniz sohbetinize. Hazirana kadarki boşluğu dilediğin gibi doldurur, istediğin anıları ekleriz ikinize de.

Kısacası, eğer teklifimi kabul edersen, dile benden ne dilersen! Ve ayrıca merak da etme. Şu an aklına gelen o ilk dileği gerçekleşmiş bil! Haklısın. Sana yalnızca bir 'özgür irade' değil, 'mahrem irade' de lazım!

Kararını vereceğin zaman, senden bir şey yapmanı talep edeceğim. Eğer bizimle çalışmak istersen, resim dosyasını aç ve ekrandaki kırmızı küpün üzerini kapat, 10'dan geriye sesli bir şekilde sayarken mavi küpü seyret. Onuncu saniyeden sonra tamamen özgürsün! Evden çıkıp apartman kapısında seni alacak olan arabayı bekleyebilirsin. Senin yerini alacak model de eve girip annenle olan hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam edecek.

Kararını merakla bekliyorum! Görüşmek üzere."

Yazıyı bitirince aklıma gelen ilk şey, "Aşağılık herif kendinden o kadar emin ki, kırmızı küpü seçersem ne olacağını yazmamış bile!" oldu. Eminim ben bunları düşünürken düşüncelerimi okuyor, bana gülümsüyorsundur değil mi? Şerefsiz! Madem neyi seçip seçeceğimi, hayatım boyunca -artık o hayat her ne kadar uzun ve sahiciyse- düşündüğüm her şeyi biliyorsun, neden direkt oraya gelmemi sağlayan komutu verip de beni burada çektiğim acıdan kurtarmıyorsun?

Yavşak herif! Evet, sana diyorum! Al, tüm bu düşüncelerim de sunucularınıza kaydolsun! Hepiniz aşağılık birer insancıklar sürüsüsünüz! Kontrol manyağı, ruh hastaları!

Allah'ım ben kendi irademle ne düşüneceğim şimdi? Kafayı yiyeceğim! Kendimi, laboratuvarın gözlenmekten zevk alınan gözde hayvanı gibi hissediyorum! Hele ki tüm bunları düşündüğümü görebildiğini düşününce içim bunalıyor. Tamam! Tamam, sakin. Nerede o resim dosyası?

Şimdi eğer mavi küpü seyredersem, oraya gelip kendi kendimin projesi üzerinde çalışıp özgür bir laboratuvar faresi olacağım, güzel, güzel. Eğer kırmızı küpü seçersem, muhtemelen senin kızın gibi sabaha Hindu tanrıları gibi ebedi bir gülümsemeyle başlayıp, okula gidip matematik testi çözeceğim. O da güzel.

Resim dosyasını açtım. Küplere baktım. Birkaç saniye düşündüm ve küplerden birini kapatıp saymaya başladım: "On, dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, dört, üç, iki... Al bakalım yavşak herif! Sıfır."

Sana yalnızca bir 'özgür irade' değil, 'mahrem irade' de lazım!
yazı:
Mert Gül
grafik:
Umut Keleş
favorile

eser galerisi.

Benden İçeri

yazı:
Mert Gül
grafik:
Umut Keleş

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol