Çizgi’nin Hafızası

- Bugün de uyandım fakat biraz garip hissediyorum.
Zihnimde bir acı, söküp atamadığım kıymıklar…
Dişlerim biraz kasılmış, çeneme vuran ağrılar ve göğsümde bir telaş hali.
Yoğun düşünceler içerisinde geçirilmiş, astral bir gece.
Odam hiç olmadığı kadar dağınık, üzerime gelen raflar, çamaşırlar ve aynadaki yansımam.

Terliğim, terliğim nerede peki ? Ah! Yine mi alarm çalmadan uyandım, yatsam mı hemen ? 23 dakika daha uyuyabilirim. 23 dakika! Belki de 40. Bugün duş almasam ne olur ki ? Rahatsız olur mu acaba insanlar, söylenirler mi içlerinden bana ? Kırmızı mı giysem bugün ? Çok canım istedi fakat ya çok dikkat çekersem, gözler üzerimde olursa…

Uzun bir sabah ve zihnim düşünmekten allak bullak, neyse ki buna vaktim var. Bütün gece zihnimi kemiren düşüncelerle baş başayım.

Günaydın herkese, düşünmeye başlıyorum…

“O imparatorlukta haritacılık sanatı öyle bir mükemmelliğe ulaştı ki, bir eyaletin haritası bir şehri kaplıyordu.” ( Jorge Luis Borges, Del rigor en la ciencia, 1946. )

Dünyayı sınırlar yönetir; ama hiçbir harita, hayalin sınırını çizememiştir.

İnsan, var olduğu günden beri bir şeyler çizmekte. Toprağa bir iz, duvara bir şekil, dile bir anlam. Çizgiyle dünyayı kavrıyor; çizgiyle kendini ayırıyor ondan. Bir sınır çiziyor, sonra o sınırın içinde kim olduğunu unutuyor ve her unutma, bir başlangıca dönüşüyor. Belki de kendini ifade etme şeklinin içgüdüsel bir hali fakat ne ile nasıl çizeceğini öğrenmeden yapıyor bunları, her şey bir içgüdü ve herkesin çevrelendiği çemberleri var.

Bütün sınırlar, bir hatırlama biçimidir aslında. Her çizgi, bir korkunun veya bir arzunun izi. Bir ulusun sınırında, savaşların yankısı vardır; bir haritanın kenarında, silinmiş bir çocukluk rüyası. Belki de insan; sınırları dünyaya değil, zihnine çizer. Çünkü en dar yer, dağlar arasında değil; kendi içimizdedir.

Evden çıkmak hiç bu kadar keyifli olmamıştı. Zihnimde savaştığım bu sınır kavramı, dönüp dolaşıp kavuşan kelimeler. Etrafa olan ilgisizliğim ve yoğun üretme arzusu; sanki başka bir dünyadan gelmiş gibiyim. Sanırım ben de bir eşiği atlamak üzereyim, tüm bu düşünceler boşa değil. Biraz yürüyorum, hala vaktim var özgürce düşünebilmek için…

“İsterseniz kütüphanelerinizi kilitleyin; ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz hiçbir kapı, kilit ya da sürgü yoktur.” ( Virginia Woolf, A Room of One’s Own, 1929. )

Bir çocuk, tebeşirle sokağa bir ev çizer. Kapısını açık bırakır, penceresini maviye boyar. Hiç gitmediği bir gökyüzünü kendi avuçlarının içine sığdırır. Sonra yağmur başlar; ev silinir, çizgi dağılır, renk akar. Fakat çocuk, o evi artık ezbere bilir. İşte o an, hayalin sınırı yok olur; ve sınır, yalnızca bir hatırlama alanına dönüşür.

Ücra bir şehirde ise başka bir çocuk buruşmuş kağıdına basit bir ev, basit bir dağ, basit birkaç insan ve basit bir güneş çizer; o güneşi maviye boyadığında değişir her şey. Yıkılır bütün doğru bildiklerimiz.

Bir ressam, tuvalin kenarına bilerek boşluk bırakır. Bir şair, cümlenin ortasında susar. Bir mimar, bazen sessiz kalır. Hepsi aynı sezgiyle hareket eder: sınır, tamamlanmışlığın değil, ihtimallerin işaretidir.

Biz sınırları hep bir son olarak düşünürüz, bir yere ulaşma isteği. Oysa sınır; bazen kelimeler arasında bir nefes, bazen de bir düşüncenin dönüp kendine baktığı aynadır. Bir kelime, bir sessizlik kadar güçlü olabilir; bir çizgi, bir sessizlik kadar derin.

Sahi, ihtimal ne güzel şeydir. İhtimal; bir umut, bir arayış, bir bekleyiştir. Biraz da hayata karşı dürüst olmayacağına dair korkunun bilinci… Buna rağmen ihtimallere yaslanmak ne güzel şeydir.

“Gerçek keşif, yeni manzaralar bulmak değil; yeni gözlerle bakmaktır.” ( Marcel Proust, In Search of Lost Time ,La Prisonnière, 1923. )

Sınırların dili vardır. Kimi sert konuşur, kimi fısıldar. Bazı sınırlar ses çıkarmaz ama oradadır; iki insanın arasında, iki kelimenin tam ortasında, bir bakışın başlamadığı veya bitmediği o küçük alanda.

Bir göçmen, pasaportunu elinde tutarken “Ben kimim?” diye sorar kendi kendine. Bir sanatçı, “Hangi ülkeye aittir bir renk?” diye. Cevap, hiçbir haritada yoktur. Çünkü haritalar dünyadaki fiziksel sınırlarımızı gösterir, fakat diğerlerine gücü yetmez.

Bir dansçı, sahnenin kenarını geçip seyircinin arasına karıştığında; bir fotoğrafçı, netliği bilerek kaçırdığında, bir besteci; sessizliği müziğin parçası yaptığında çizgiler yeniden tanımlanır. Sanat, sınırı yok etmez; onu yeniden düşünmemizi sağlar.

Belki de bunca koşuşturmamın sebebi bir ihtimale aşık olmamdır. Bir kurtuluşa, güzellemelere. Her gün bu rutini yaşamak belki de bir gün sıyrılabilme ihtimalime sığınmaktır.

“Sanat, görünür olanı yeniden üretmez; görünür kılar.” — ( Paul Klee, Creative Credo 1920. )

Sahi, ben de görünmeyeni görünür kılmaya çalıştım mı hiç diye düşünmedim değil. Bir süredir makine gibi hissediyorum; git-gel-otur-kalk, kendi hayatıma bile söz geçiremezken ne bu felsefe ne bu edebiyat…

Belki de en büyük hayali sınır, “gerçek” dediğimiz şeydir. Gerçek, yalnızca üzerinde uzlaştığımız bir rüyadır. Bir aynaya baktığında gördüğün sen misin, yoksa görmek istediğin mi? Bir çizgi, yalnızca iki şeyi ayırmaz; iki yanındaki anlamları da yeniden kurar.

Bir kadın, hiç gitmediği bir ülkenin sınır kapısında rüya görür. Bir adam, her gece aynı denizi geçer uykusunda. Bir kuş, kafesin içinde şarkı söyler; çünkü belki de en özgür yer, hiç kimsenin inanmadığı bir düşüncenin içidir.

“Yaşamak için bir nedeni olan, hemen her türlü ‘nasıl’a katlanabilir.” (Friedrich Nietzsche, Twilight of the Idols 1888. )

Gerçek özgürlük, kendi zincirlerini fark etmektir.

Özgürlük, sınırın ötesine geçmek değil; sınırın varlığını anlayarak onunla ilişki kurmaktır. Çizgiyi silmek kolaydır ama o çizginin neden orada olduğunu anlamak daha derindir. Sınır, düşmanın değil; kendini tanımanın biçimidir.

Ben bazen düşünüyorum da belki de çizgiler, bizim sessiz dualarımızdır. İsim koyamadığımız korkuların, açıklayamadığımız arzuların dışavurumudur. Her çizgi, bir hafıza gibi taşır bizi. Ve her insan, kendi çizgisinin tarihidir.

Sınırlar, bize “nerede bittiğimizi” değil, “nerede yeniden başlayabileceğimizi” hatırlatır. Her çizgi bir eşiğe dönüşür sonunda. Ve eşiğin ötesinde, ne korku vardır ne de isim… Sadece genişleyen bir sessizlik, ve o sessizliğin içinde yeniden doğan biz.

Bir gün biri, gökyüzüne bir kapı çizecek. Kapıdan geçmeyecek kimse. Çünkü anlayacağız ki, geçmek gerekmezmiş. Her şey; çizginin iki yanında, aynı ışıkta soluk aldığını görmekmiş.

Bütün mesele ise bir taraftan diğerine korkmadan geçebilmek, bir şeylere cesaret edebilmekmiş…

Sahi, ihtimal ne güzel şeydir. İhtimal; bir umut, bir arayış, bir bekleyiştir. Biraz da hayata karşı dürüst olmayacağına dair korkunun bilinci… Buna rağmen ihtimallere yaslanmak ne güzel şeydir.
yazı:
Furkan Demirbaş
çizim:
Harun Çağatay
favorile

eser galerisi.

Çizgi’nin Hafızası

yazı:
Furkan Demirbaş
çizim:
Harun Çağatay

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol