“Yağmurdan nefret ediyorum!” dedi, bir hışımla kapıyı açarak. Sırılsıklam ıslanmıştı, lüleleri dümdüz olmuş, ayaklarının altındaki su birikintisini besliyordu. İçeriye nasıl adım atacağını kafasında tartar vaziyette kapının önünde dikiliyordu.
“Islanmışsın…”
“Islanmaktan nefret ederim.”
Nefret duygusunu aşırı yüzeysel değerlendirip cümlelerine sık sık yama yapması hoşuma gitmiyordu. Onun için duyguların sınırları birbirleriyle iç içe geçmişti, nitelikleri karışmıştı. Tüm renkleri karıştırıp al işte beyaz demek bu kadar basit değil. Ben onun hakkında kendi içimde tartışırken o, kapının önüne ıslak kıyafetlerini yığmış koşar adım içeri kurulanmaya geçmişti. Nemli yüzünde benden ilgi bekleyen bir ifade vardı, çamaşırları makineden çıkarmam gerektiği aklıma geldi.
“N’aber? Nasıl geçti günün?”
“Esra geldi sabahtan, onun işleriyle uğraştık. Sonra dünden kalan evrak işlerini toparladım. Yasemin bugünlük rapor almıştı, onun dersine girdim. Normalden erken çıktım aslında ama yağmur yüzünden bir şey fark etmedi. Sen ne yaptın?”
Ne yaptığını detaylı sormamıştım. Sadece iyi/kötü şeklinde bir cevapla başlayıp ardından günün niteliğini değerlendirmesini bekliyordum.
“Sevim aradı, birkaç şey istedi, onları gönderdim. Ardından ev işlerine başladım, gördüğün gibi çamaşırlar bir türlü bitmedi. Makineye son postayı daha yeni attım.”
“Tüm gün sadece bunları mı yaptın? Keşke biraz hava almaya çıksaydın.”
Tüm gün kapsamında sadece bunları yapmadım elbette. Gün dediğin kavram saat dilimi seferini tamamlamadı bile. Aslında, gözümü açtığımdan beri kendi kendimle konuştuklarımı da dinlemek ister misin?
“Evin oksijeni de kaliteli, en azından bugün için yetti.”
Havluyu kenara atıp giyinmeye başlarken geldiğinden itibaren anlatmak istediklerini anlatmaya da başladı. İstediği ilgi, bu anlatı duruma erişmek içindi zaten.
“Bugün Yasemin’in dersine girdim dedim ya hani, öğrencilerden biri ekvator çizgisi yok, yalan söylüyorsunuz diye tutturdu. Ben de zaten ‘hayali’ şekilde söylüyoruz, gerçekte elbette dünyanın ortasından sürekli bir sınır duvarı geçmiyor dedim. Asla ikna olmadı, ders boyu hem kendi kendine söylendi hem de arkadaşlarını kaynattı. Neymiş babası ona atlası öğretmiş, duvarında asılı kocaman dünya haritası varmış ve orada ekvator yokmuş. Sinir oldum.”
Sinir olmuş. Yaşının beşte biri yaşında olan küçük bir çocuktan gerçekleri duymaya sinir olmuş. Bir atlas sebebiyet olmuş buna. Çoğu şeyden nefret ettiği gibi çocuktan da nefret etmiş midir acaba ya da çocuğun babasından?
“Çocuk doğru söylemiş. Seni sinir eden şey diğer sınıf arkadaşlarına göre idrak kabiliyetinin ve inanmadıklarına boyun eğmeme dürtüsünün fazla olması mı?”
“Hadsizliği. Hadsizliğine sinir oldum, öğretmene yalancı yaftası yapıştırılır mı? Ayrıca bu kadar zekiyse ona göre edepli davransın.”
Hadsizlik.
İfadelere ne kadar net çizgiler çekiyorsun öyle. Bol keseden rastgele çıkma çizgiler. Kalemin de tükenmez ve kan kırmızı mürekkebi…
Tıpkı eleştirdiğimiz tüm insanların yansıması olmuşsun. Aynı kaldırımda yürürken bile mutsuzluğunu içimizde hissedebildiğimiz insanlardan… Uydurulmuş sınırlandırmalar üzerine kurulu sanal bir dünyada yaşayan sıradan bir ölümlü için oldukça büyük eylemler bunlar. Sizin karşınızda ekvatorun varlığını reddeden çocuğum ben. Bana göre ekvator yok, enlem-boylam uydurulmuş zırvalar bunlar. Ülkeler yok, her denizde yüzmek benim hakkım. Her gölgede serinlemek, her toprakta kirlenmek benim gerçekliğim. Tapusu sizde mi bu dünyanın? Aylar, günler, saatler hatta dakikalar gerçekte yok. Mevsimler yok, yıllar yok, yüzyıllar hiç yok! 1 günü körü körüne 24 saat yaşamaya beni sizler zorluyorsunuz. 6 döngüsü içinde kafamı siz döndürüyorsunuz. Büyük ve muhtemelen bıyıklı adamların zamanında uydurduğu kurallara sadık birer köle hayatı yaşıyorsunuz. Oysa en ihtişamlı zamanında Mısır’ı bir kadın yönetiyordu. Sanal döngünüze beni kim neden hapsetti?
Efendileriniz temel ilkeleri “zamanında” belirlemiş. Alt tabakaya zaman kavramını tanımlamış, bunu böyle nitelendireceksin diye rehber kurgulamış. Yetmemiş üstüne bir de bunu evrenin tüm sözde düzenine uydurmuşlar. Teoriler, kabuller, gelenekler, kanunlar, yasalar, dinler…
Meslekler, iş kolları, yapım yöntemleri, çalışma saatleri ve üstüne bizim dışımızda ne hikmetse herkesin cebine kepçeyle giren para bile sahte. Bankalar size pul satmakta. Alın da kendi kumunuzda oynayın. Aman! Patronun lunaparkını gözünüz görmesin.
Bir şaplakla şans eseri nefes almaya başladınız, seçmediğiniz birilerine anne, baba, teyze, dayı, amca, dede diyorsunuz. Okula adım attığınız günden itibaren fabrikasyon sayılıyorsunuz. Kimileri ömründe deniz görmedi kimileri ağaç fidanı tutmadı… Hepiniz güneşi görmeden başkalarının gölgelerinde soluklanıyorsunuz. Ruhunuz beyninize ait değil. Beyniniz ise manipülasyon hamurundan ibaret… Yoğurulmaktan cıvımış, yapış yapış…
Sonra bir de en zeki, en görgülü, en deneyimli, neyse işte her şeyin eni görüyorsunuz kendinizi ama ben dedim; “en”lem ve boylamlara inanmıyorum. Tüm bu sınırlara inananlar varlıklar derneğinde toplanıp aynada gördüklerinize kör şekilde ötekileştirdiklerinizi aşağılıyorsunuz:
beceriksiz, çağ dışı, görgüsüz, kurnaz, edepsiz, gevşek, içten pazarlıklı, samimiyetsiz, yalancı, kibirli, hadsiz… HADSİZ!
“Tatlım, çamaşır bitmiş sanırım. Bir bak istersen olur mu? Yemekleri ısıttım, deli gibi acıkmışım. Hemen sofraya oturalım.”
Ben zihnimin sınırlarında sana mahkeme kurmuşken sen darağacının gölgesine sofra kuruyormuşsun. Afiyet olsun!
“Tabi olur, asayım hemen geliyorum.”