“Geç kaldım, bu sefer gerçekten çok geç kaldım…” nidalarıyla kendimi evden dışarı attım. Bu şehirde bir yerden başka bir yere yetişmeye çalışma arakesitinde nefes almaktan çok bunaldım. Sokakta her zamankinden daha dağınık hissediyorum. Nabzım yükseliyor. Bu his gerçekten sokaktan mı zuhur ediyor bünyeme yoksa tamamen bir hayal ürünü mü? Denize ulaşmak artık git gide zorlaşıyor. Beni bunaltan darlanmalardan biri de bu mesafelenme. Ben küçükken daha yakındık her şeye, herkesle. Büyüyünce başkalarının yolları da büyüdü aslında ama nedense bizim önümüze çıkan yollar hep dar kaldı. Yolda giderken kendimle bunları konuşsam deli laftası atabilecek akıllılarla karşılaşma korkusundan içimden saya saya durağa koşturuyorum. Duysalar söylediklerini, kim bilir ne derler sana Handan.
“Günaydın Handan! Yine mi geç kaldın?”
“Günaydın İdris amca, yine geç kaldım da hayırdır? Bir şeyler dönüyor gibi ortalıkta?”
Bok kokuyor her yer İdris amca, etrafı çöp değil artık katran sarmış. İnsanların gözlerinden, ağızlarından, kulaklarından damlıyor bu katran. Sokak boylu boyunca zifiri karanlık, bakma sen bu insanların arşınlarına. Herkes ezbere yürüdüğü için adım atabiliyor. Sen 50 yıldır aynı kaldırıma ayak basıyorsun, ben 20 yılda kaldırımımı bulamaz hale geldim. Neden böyle oldu İdris amca?
“Başkan sözünü tuttu kızım. Bak aşağı mahalleye, verilen sözler bizim burnumuza böyle sokuluyor. Gözlerimizin içine onların kirli para makineleri dikiliyor. Ne yapalım? Gidecek yer mi var sanki!”
Seni bilemem ama benim için yok tabii İdris amca.
“Geç kaldım İdris amca, görüşürüz.”
“Dikkatli git Handan, parkın arkası güvenli değil artık. Durağa oradan gidiyorsun sen, bak dikkat et. Hadi hayırlı işler kızım.”
29 yaşındayım, bu yaşıma kadar bu mahallede çeşitli “Dikkat et!”ler duydum. Saat sabah 05.37, hayatımda ilk defa “Burası güvenli değil.” sözünü işittim. Bu lafı içimden tekrarlaya tekrarlaya parka doğru yöneldim. Küçükken okulda öğretmenimin söylediklerini içimden tekrarlardım, böyle öğreniyordum herhalde. Şimdi ise artık burası güvenli değil diye kendime öğretmek için tekrarlıyorum cümleleri.
…burası güvenli değil, burası güvenli değil, burası -yazık-…
İstanbul’un hiçbir yeri güvenli değil öğretisini uzun zamandır biliyordum aslında, 9 yaşımda öğrettiler bana fakat oklar kendi kozana çevrilince yediremiyormuş insan. Artık burası güvenli değil, hayatındaki insanlar hiç güvenli değil, patronun, çalışma arkadaşların… Sokakta yanından geçen liseli çocuk, metroda yanına oturan bıyıklı adam, orta yaşlı simit satıcıları zaten hiçbir zaman güvenli olmadılar. Güvenme kimselere Handan. Babam böyle söyledi, tekrarlattı ve öğrendim.
“Arkadaşlarından bir sen kaldın burada Handan. Sen de kur düzenini, kaç kızım. Kaç derken – kurtar yani kendini diye söylüyorum. Yazık olmasın sana daha genceciksin. Bak bizim Mert’e, 6 yıldır uğrama bile uğramıyor.”
Sus İdris amca. Sus, yazık olmasın bana, yazık olmasın sana. Daha genceciğim.
Saat 06.13, dolmuş anca geldi. Sağ salim bindim ama bak önemli olan o, değil mi?
Trafik kafanda kurarsan trafiktir, kendi içinde başka yerlere ziyaret amacı taşırsan, sadece bir zaman aralığıdır. İşe başladığımın 2. günü geç kalınca patronum öğretmişti bana bunu. O günden beri sabah dolmuşa bindiğim andan itibaren tekrarlıyorum ben de artık öğreneyim diye. Her sabah düşlüyorum o zaman aralığında. Ben de kaçabilirdim bu trafikten, ne olacaktı ki? Başka trafiklere takılacaktım.
Bak Mert’e, 6 yıldır uğrama bile uğramıyor bu iğrenç mahalleye. Daha nezih mahallelere giden ağaçlı yolların trafiğinde düşlüyor ne düşlüyorsa. Belki de düşlemeden ulaşabildiği bir hayatı vardır. Ne güzel kokuyordur o yollar, erguvanlar şahlanmıştır şimdi. Ben de isterdim en güzel çiçeklerin kokusunu derin derin içime çekmeyi. Nasip olmadı, niyesini, nasılını bilemedim hiçbir zaman ama babam öğretti; nasipten öte köy olmaz Handan.
Üzülme Handan, Mert kolejin bursunu kazanmıştı ondan böyle oldu. Sen de kazanmıştın aslında ama yollamamıştı baban. Yapamayız kızım, diye. Yaparsın oğlum, dedi ama İdris amca. Bana da inansaydı babam, ben de yapardım elbette.
Saat 07.04 – 26 dakikam var okulda olmak için. 5 dakikada yukarı çık, 3 dakika odadakilerle günaydın sekansı. Sonra müdür gelsin odaya bilmem kaç dakika sana azar çekmek için fırsat arasın. Ne istiyor benden hiç anlamadım. Kurumdaki tüm kadınlara böyle ama bana bir ayrı sinirli. Ben gidip bir çay alayım dersten önce, hocam daha demi oturmadı bekleteyim seni biraz. Tamam Zafer ağabey. Günaydın hocam, günaydın çocuklar. Saat 08.00. Zil çaldı, hadi herkes sınıflara, siz de dahil Handan hocam. Çayı teneffüste alırım Zafer ağabey, kolay gelsin. Hadi bakalım. Günaydın çocuklar.
Üzülme Handan, Mine hiç kazanamadı ya o bursu. Sınıfta kala kala yıllar sonra okulu bitirdi. Sen birincilikle bitirdin ama ya, aferin sana. Mine mezun olur olmaz atandı, gitti başka şehre. Ardından evlendi, hamileymiş hatta şimdilerde. İnci teyze geçen gün kaçırıverdi ağzından. Aferin bak Mine’ye. Sen hala atanamadın ya Handan. Her gün, her saat, her dakika koşturuyorsun. “Boş vakit” kavramıyla tanış olamadın. Aman müdür bey bugün azarı az tutsun. Çocuklara yetebiliyor muyum, babama yetebiliyor muyum, aman annem eğmesin başını öne. Nerede yanlış yaptın… Oysa her yerin birincisi sendin… Niyesini, nasılını neden öğretmedi baban sana Handan?
Neden öğretmedin baba? Sen öğretmeyecektin bari de benim bir şekilde öğrenmeme neden engel oldun? Yazık değil miydi bana, daha genceciktim. Ağacın dalında soldurdun beni, kurudum senin gölgende. Aynı kaldırım taşını bulamayınca korkan bir kadına dönüştürdün beni.
“Neden durduk?”
“Zevkine durmadım be abla, inan vallahi. Kalkmayın yerinizden. İleride kaza oldu herhalde bayan, biraz bekleyelim açılır.”
“Kim bilir ne zaman açılır! İşe geç kalacağım kardeş…”
“Bir tek senin işin yok ya abla, bak kaldı bunca millet ne yapalım!”
“Böyle olmasını sen istemedin Handan, yıpratma kendini. Kader böyle yazmış senin yazgını kızım. Hep hayırlısını dilemeye devam et. Allah babana uzun ömür versin, hadi evdekilere selam söyle kızım, geç kalmamaya da dikkat et! Hadi görüşürüz.”
“Sağ ol İdris amca. Görüşürüz.”
Hiçbir zaman âmin demediğim tek dua bu İdris amca. Böyle olmasını ben istemedim de benim yerime isteyenler onlardı. Hep oradalardı. Keşke kader yazsaydı yazgımı… Şu an bile keşke ben yazsaydım diye dileyemeyecek hale getirenler tuttu kalemi. Hiç de tükenmedi mürekkepleri. Tükenmesini dilerdim, uzun ömürden çok önce. Evdekilere diyemem bunu fakat bir kuru selamını iletirim elbet.
Saat 08.17
“Geç kaldınız Handan hocam!”