Neye Niyet, Neye Kısmet

"Normalde sizin gibi birisi, ya internet efsanesi ya da filmlere dizilere konu olur. Ama her türlü mecradan apar topar yok edilip buraya tıkıldınız. Nedenini hiç düşündünüz mü?"

Samimi bir kahkaha attım. Yıllardır beş metrekare odada; yatak, tuvalet ve dört kenarı vidalı metal bir ayna ile yaşamış bir adama, herhangi bir şeyin nedenini hiç düşündünüz mü diye soruyor. Soğuk, gri zeminden yansıyan güneşle gözleri çipil çipil bana bakan bu alımlı genç kadının suratına, "Ben her bir şeyi düşündüm. O kadar ki, düşünecek hiçbir şeyim kalmadı!" diye bağırmak istesem de kendimi tuttum. Gülümsemem sönmeye yakın, "Evet." dedim; o anlattığı duruma şaşırmışçasına gözlerimi açıp dudaklarımı büktüm ve "Biraz düşünme fırsatım oldu." dedim.

"Sizce neden?"

Masada, ikimizin ortasına koyduğu telefonun mikrofonunu bana doğru çevirdi; ses kaydı alıyor olmalıydı. O kadar uzun süredir akıllı bir telefon görmemiştim ki, benim zamanında kullandıklarıma nazaran bu, üst düzey bir zarafet ve incelikte gözüktü; özlemişim modern cihazların yakınında olmayı. "Sanırım..." dedim, "Beni radyoaktif bir madde olarak gördüler. Kim elinde tutsa, ona zarar verdim; hiç kimsenin işine yaramadım." Etkilenmişçesine dudaklarını büktü. "Şairane. Ama bir o kadar da doğru. Çok can yaktınız." dedi. Başımı sallayıp onaylarken bir köpek yavrusu gibi koca, hüzünlü gözlerimi yere çevirdim. Hücre dışında geçirdiğim her bir saniyeyi uzatmak için elimden gelen her küçük numaraya taliptim.

"Ama sizi suçlayamıyorum da, özellikle ailenizin başına gelenler..." Sustu, boğazını temizledi. Tam devam edecekti ki araya girip, "Evet, evet. Bu kısımları istediğiniz şekilde yazın makalenizde. Nasıl uygun görürseniz..." diye kestirip attım. Kısa bir süre ikimiz de tek kelime etmeden ortamızda duran ve pembe tüyleri olan bir kapla çevrili telefonu izledik. Ona dönüp, "Evet, başka sormak istediğiniz neler vardı?" dedim.

- Merhum çocuklarınız, kaç yaşlarındalardı?
- Hanımefendi, aile konusunu geçsek?
- İnsan kaynakları departmanı direktör arkadaşınıza, kızınızın ne çabuk büyüdüğünü, arkadaşınızın suratını, kızınızın suratından daha sık gördüğünü söyleyip gülüşmüşsünüz. Bu denli yoğun çalıştığınız için, pişman mısınız?
- Siz... Nereden biliyorsunuz ona ne dediğimi? Ne yapmaya çalışı...
- Pardon. Çok pardon.

Titremeye başlayan ellerimi masanın metal yüzeyine koyup derin bir nefes aldım. Omuzlarım üzerinden gardiyana bakıp baş işareti yaptı. Gardiyan gelip, kadının önüne cebinden çıkardığı sigara paketini koydu. Yukarı dönüp suratına bakınca tanıdım Namık olduğunu; kısaca selamlaştık. Kadın paketi eline aldı, evirip çevirdi ve kapağını kaldırıp açtı. İçinden bir sigarayı çekiştirip bana doğru uzatınca kan beynime sıçradı. "Hanımefendi ne bu Hollywood senaryoları gibi geçmişe atıflar, hüzünlenip sigara uzatmalar falan. Sadede gelelim artık!" Gözleri sonuna dek açık, öylece kalakalmıştı karşımda. Burundan verdiği kısa bir gülümsemeyle geriye yaslandı, telefonu eline alıp bir şeyleri kurcaladı ve geri ortamıza koydu. Sigara paketine uzanıp içinden bir dal çekti, ağzının kenarına koydu. Gardiyanın olduğu tarafa dönüp, "Namık, anahtarı koymuşsun da, çakmak hani?" diye seslendi. Geldi, kadının sigarasını yaktıktan sonra çakmağı masada bırakıp kapıya yöneldi, gözlerini benden kaçırdı ve odadan çıkıp gitti. Bakışlarındaki o zarif şefkat, o nefesindeki yulaf sütlü yumuşacık filtre kahve kokusu gitmiş, yerine kanserojen bir nikotin bulutu gelmişti. "Bu duygusal ön sevişmemizi bi' yarım saat daha yaparız diye hayal etmiştim ama, neyse..."

İki uzun ince parmağı arasındaki sigaranın külünü tıkırdattı ve ucuna üfledi. Derin bir lokma aldı; tütünün çıtırtısını duyabiliyordum. "Ne oluyor?" diye sordum. Diğer elinde tuttuğu paketi baş aşağı çevirince içinden küçük bir anahtar düştü; ittirip önüme fırlattı. Anahtar masadan kayıp kucağıma düşerken havada yakaladım. Aldım, inceledim, kelepçelerimi çözüp anahtarla birlikte hepsini masanın üzerine koydum. "Anlaşıldı. Bu senaryoyu devam ettirmeye kararlısınız. Ne istiyorsunuz ve siz kimsiniz? Kısa keselim lütfen." Geriye yaslanıp ellerimi kavuşturdum. "Biz de istiyoruz." dedi.

- Ne istiyorsunuz?
- Şu niyet modelli yapay zekâ şeyi neydi?
- Bizim şirketteki mi?
- Evet, kuantumlu muantumlu bir dijital silah vardı.
- Quantum-assisted intent detection models.
- Oha! Dur, yavaş. Türkçesi ne bunun?
- Siz kimsiniz? Zaten tüm kodlar, veriler ve modeller hükümette.
- Biz, sizin hükümet değiliz. Ama senin için yıllardır pazarlık ediyoruz; o yüzden henüz kızına kavuşturmadılar seni.

Güneşin oda zemininden yansıması sönükleştiği için, gözlerinin bal rengi değil de gayet Anadolu kahverengisi olduğunu fark etmiştim. Tahmin etmem gerekirse, direkt olarak Karadenizli, hatta Samsun ya da Ordulu olduğunu söylerdim. Ama böyle "sizin hükümet" lafları, havalı ve abartılı jestler, racon kesmeler falan... Şirkete de sık sık gelirdi bu Türk kasaya sahip ama gövdesinin altında batılı motoru çalışan istihbarat robotlarından.

"Niyet tespit modellerimize bizim hükümet sahipse, sizin hükümet onu şimdiden beşe katlamıştır zaten. Bana neden ihtiyacınız var?" Elini ağzına götürüp, "Ooo, sen olayı yanlış anlamışsın." diye şaşırma taklidi yaptı. "Biz, beyaz adamın hükümetinden değiliz; sarı benizlilerdeniz." dedi. "Aradan yıllar geçti; benim bilgilerim çöp olmuştur. Bana ne beyazdan, bana ne sarıdan artık." dedim. Ciddiydim. Söz konusu yazılımsa, iki aylık bir yaz tatili sonrası bile kendi yazdığın kodlar Çinceye dönüşüyordu. "Yo, hiç de kendini yerme. Senin sayende, sizin hükümetin sattığı kişisel veriler sağ olsun, birçok şirket milyar dolar barajını geçti. Birinci dünya ülkesi yaptın lan ülkeyi!" Derin bir nefes verdim. Kendi kendime, "Allahım... Her şey bu saçmalık için miydi?" diye düşünüyordum. Neyse ki şükredeceğim yegâne şey, hücre dışında oluşumdu. "Neydi o Tom Cruise'un oynadığı, insanların niyetlerini tahmin ettikleri film?" diye devam ediyordu zevzekliğine.

Alnımı kaşıyıp sakinleşmeye çalışırken, bir süredir konuşmadığını fark ettim. Ellerimin arasından onu süzdüm; gülümsemiyor, öne eğilmiş direkt olarak gözlerimin içine bakıyordu. "Bak." dedi, sesini alçaltarak devam etti. "Biliyorum, özür dilerim. Zihninin içine ettim biraz. Ama sana yemin ederim..." Duraksadı, sigara paketini önüme sürükledi ve devam etti. "Hayatım üzerine yemin ederim, size çarpan o araba biz değildik; sizin hükümet de değildi." Ayaklarımdaki kanın yavaş yavaş yukarı çekildiğini hissediyordum. Beynimde uçuşan binlerce soru içinden birini yakalayıp yöneltmem gerekiyordu ama aniden, o kadar güçten düşmüştüm ki, en kısasını seçebildim.

"Ne?"

Kendini daha da öne yaklaştırıp dibime kadar gelmişti. Yalvarırcasına fısıldayıp, "Gel, kendi vatandaşlarının değil, doğru insanların canını yakalım!" dedi. Bir nebze de olsa kendimi toparlayıp, daha uzun bir soru seçebildim. "Neden? Neden benim ailem?" Tekrardan geriye yaslanırken, "Ee zaten proje bitmişti." dedi. "Biliyorsun tarih bu örneklerle dolu. Gözleri oyulan mimarlar, elleri kesilen heykeltıraşlar... Krallar, padişahlar, kendi saraylarının aynısını başkalarında görmekten hoşlanır mı?" Tamam da, neden ben değil de ailem? Boş boş yere, güneşin pencerelerden yansıyıp oluşturduğu köşeli gölgelere bakarken bunu düşündüğümü anlamış olacak ki, "Ölmekten beter ettiler seni; yaşayacak neyin kaldı ki?" dedi.

- Gel yardım et bize. En azından defterlerini birlikte düreriz. Kazan-kazan durumu.
- Benim için hepiniz aynısınız.
- Değiliz, lütfen! En azından biz demokrasinin arkasına saklanmıyoruz; kartlarımız açık.
- Yardım etmezsem ne olur?
- Bizim Namık gibi vardır illa ki bir mesajcı güvercin. Uçurmuştur bizim, seninle görüştüğümüzün haberini.
- Yani?
- Yanisi, ben buradan çıktıktan sonra dürülen senin defterin olur.
- Ya kabul edersem?
- Yarım saate ilçe sınırları dışındayız, söz! Sonra birkaç gün dinlendiririz seni. Yeni kimliklerin, pasaportların ayarlandı mı beraber ana vatana döneriz. Orada yeni hayatına başlarsın.
- Yeni hayatıma mı?
- Elbette sana sağlayacağımız hiçbir şey acını dindirmeyecek, aileni geri getirmeyecek fakat en azından sağlam bir amacın olur.
- Sizin için, dilini zerre bilmediğim bir yerde ve kültürde çalışıp yel değirmenlerine karşı savaşacağım yani, doğru muyum?
- Merak etme. Sen sabah dokuz akşam altı işine git gel, yel değirmenlerini biz yerle bir ederiz.
- Kırk beş yaşına kadar beyaz yaka olarak çalıştım; kalan ömrümü de gömlek giyip yarasa kanadı çorbası içerek mi geçireceğim sizinle?
- Aa, ırkçı olmayalım ama artık. Ayrıca, buradan daha iyi olacağı kesin!

Kalbim o kadar hızlı ve güçlü atıyordu ki, bileklerimin içlerindeki ve boynumdaki damarların hareketlerini hissedebiliyordum. "...sabah dokuz, akşam altı" laflarına o kadar tetiklenmiştim ki, kadını bir kaşık suda boğmamak için ufacık bir neden arıyordum. Toprak altına gireli yıllar olmuş, çoktan çürüyüp paramparça olmuş umutlarımı bir zombi gibi canlandırıp, çıkarıp önüme koymuştu. Hani umut dediğim de, "Köle mi olsam yoksa mahkûm olarak mı kalsam?" seviyesinde bir muhasebeydi. Buradan kurtulma fikri heyecanlandırsa da birinin gelip, "Eskiden yaşadığın cehenneme dönmek ister misin?" diye yaptığı teklif, içimdeki hiddetin ateşini körüklemiş, panik atak seviyesinde şakaklarımdan terler boşanmasına sebep olmuştu. Tam, "İçin rahat olsun. Asla..." diye konuşmaya başlamıştı ki oda dışındaki metalik sesler dikkatimizi dağıttı. İkimiz de o tarafa döndük. Oda kapısı arkasındaki parmaklıklar gürültüyle açıldı ve kapandı. Birkaç saniye sonra da bizim kapımız kırılırcasına açılmıştı. İçeri dalan Namık'tı; dehşete düşmüş gözlerle bize bakıyordu. Kadın, "Ne yapıyorsun? Henüz bitirmedik!" diye ayağa fırladı ve "Çık dışarı!" diye ona doğru yürümeye başladı. Namık, elini beline attığı gibi silahı çekip kadına doğrulttu ve tereddütsüz bir karar aldı. Silahın sağır eden sesi, duvarlara çarpa çarpa onlarca kez yankılanmıştı. Nutkum tutulmuş, kırmızıya boyanmaya başlayan gri zemine bakıyordum. "Çabuk kelepçeleri geri tak! Çıkmamız gerek." dedi. "Namık!?" diyebildim. "Çabuk!" diye bağırdı. Hemen masanın yanına dönüp kelepçeleri geri taktım. "Anahtarı getir, aynen! Şu cebime koy. Tamam, masanın yanına git!" Ne yaptığım hakkında hiçbir fikrim olmasa da dediklerini uyguluyordum. Masanın yanına doğru yöneldim. Arkamdan, "Özür dilerim." diye seslendi. Özrünün manasını anlamam yarım saniye almıştı. Hızla ona dönerken silahın gürlemesini duydum. Hayret, filmlerdekinin aksine hiçbir şey hissetmemiştim ama karnıma sıcacık bir sıvı yayılıyordu. Başım dönünce masanın yanına yığıldım. Kapının oradan bana bakıyordu; bakışlarındaki özür, herhalde samimiydi, tam seçemedim. Yanıma geldi, cebinden çıkardığı mendille masanın üzerindeki telefonu aldı ve ağzına yaklaştırdı. "İşte hepinizin sonu böyle olacak soysuz köpekler!" dedi. Yavaşça telefonu geri bırakırken, yabancı dilde birileri bir şeyler bağırıp geri sustu. Aynı mendille belinden başka, daha küçük bir silah çıkarıp kadının yanına bir yere fırlattı. Bu tezgâhı hazırlarken de göz ucuyla beni izliyordu.

"Özür dilerim."

Derin bir nefes aldı, hızlıca verdi. Ardından daha da derinini alıp nefesini tuttu ve baldırına çevirdi, üçüncü kez ateşledi. Yere yığılırken acıyla bağırıp yardım istiyordu. Görüşüm bulanmaya, kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Yanıma doğru uzanıp, tabancayı elime tutuşturdu ve geri geri kapıya sürünmeye başladı. İçimdeki öfke, biraz da olsa tabancayı kaldırıp ona doğru yöneltmeye yetmişti. Tetiğe bastım ama hiçbir şey olmadı. Son bir güçle yeniden bastım fakat silahın kütlesi her geçen saniye beşer onar kilo artıyor olmalıydı. Patlamadı. Elimden düştü. Neyse ki karnımdaki sıcaklık geçmeye başlamıştı. Bir parça huzur dolmayı beklesem de zihnimde aynı soru dönüp duruyordu.

"Nerede hata yaptım?"

Beynin, ölmeden önce en güzel anıları gözünün önüne getirip kişiyi hayatta tutmaya çalıştığını söylerlerdi. Sıcaklık hissi her geçen saniye yok olurken, o hayatımdan kesitlerden oluşan meşhur "film karelerini" aradı gözlerim. Gelmedi. Hiçbiri gelmedi. Çocuklarımın gülümsemeleri, eşimin sevgi dolu bakışları, kuş cıvıltıları... Beklediğim hiçbir senaryo gerçek olmadı. Tek duyduğum, Namık'ın oynadığı başarılı senaryodaki bağırış çığırış efektleriydi. Üzüldüm halime. Bir şelale gibi hayal kırıklığı ve korku boşalıyordu göğsümden içeri. "En azından..." diye düşündüm, "En azından kızımın yüzünü son bir kez gözümün önüne getirebilseydim keşke." Maalesef, o da olmadı. Son duyduğum sesler, kendime fısıldadığım sessiz öfke çığlıklarıydı. "Sen her bir şeyi düşündün! O kadar ki, düşünecek hiçbir şeyin kalmadı."

Herhalde beni radyoaktif bir madde olarak gördüler. Kim elinde tutsa, ona zarar verdim; hiç kimsenin işine yaramadım.
yazı:
Mert Gül
grafik:
Umut Keleş
favorile

eser galerisi.

Neye Niyet, Neye Kısmet

yazı:
Mert Gül
grafik:
Umut Keleş

01 / 02

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol