Sonu olmayan bir gökyüzünde nereye kadar uçabilirsin?
Gözlerin bağlıysa ne kadar düşleyebilirsin?
Hayaller, kuralların ve kalıpların olmadığı yerlerdir.
Peki ya hayatı hiç yaşamamış biri ne kadar hayal edebilir?
Hayatın pençelerine düştükten sonra zincirlerimizi koparıp ne kadar uzağa koşabiliriz?
Alice Harikalar Diyarında, belki de dünyada herkesin çocukken en az bir kez duyduğu ender masallardan biridir. Konuşan hayvanlar, iksirler, göğe uzanan kuyular ve mantığın ötesinde bir diyar... Lewis Carroll’un kaleminden doğan bu dünya, sayfalar arasında kalmış bir hayal gibi görünse de sinemaya uyarlandığında o sınırlar sıfırlanır.
Tim Burton’ın 2010 yapımı Alice in Wonderland filmi, bu açıdan bir masalın ötesine geçer. Burton, yalnızca küçük bir kızın rüyasını anlatmakla kalmaz; rüyanın kendisini de sorgular. Kitapta yalnızca düşsel bir evrende sınırlı kalan hikâye; filmde Alice’e ait bir geçmiş, bir gerçeklik ve hatta bir savaşla derinleşir. Alice’in hayalperest, vefat etmiş babası ve onunla olan bağı film boyunca merkezî bir temadır. Dönemin 18 yaşındaki genç bir kadını olarak evliliğe zorlanması, onun için çoktan biçilmiş evlilik kaftanının altında ne kadar boğulduğunu anlıyoruz.
Bu noktada beyaz tavşan artık yalnızca bir düş imgesi değil; Alice’e kaçış yolunu gösteren bir özgürlük simgesidir. Burton, kitabın tek katmanlı hayal dünyasını iki evrenin iç içe geçtiği bir düzleme taşır. Kitapta Mavi Tırtıl’ı yalnızca Harikalar Diyarı’nda ruhani rehber olarak görürken filmde gerçek dünyada evlilik teklifi sahnesinde göstererek iki dünyanın sınırlarını bulanıklaştırır ve mavi tırtıl karakterini kozalak imgesiyle metoforlaştırır.
Film boyunca bu geçişler sürer: Gerçeklikteki ikiz kızların Harikalar Diyarı’nda Tweedledee ve Tweedledum’a yansıması ya da babasının söylediği “Tüm iyi insanlar biraz delidir.” sözünü Alice’in Şapkacı’ya aktarması gibi küçük detaylar, iki evrenin birbirine dolandığını hissettirir.
Burton’ın Şapkacı’sı, Carroll’un metnindekinden daha isyankâr, daha duygusal bir figürdür. Alice’e ilk inanan, onun çılgınlığını anlayan tek karakterdir. Bu durum, filmin tematik ekseninde önemli bir düşünceyi doğurur:
“Şapkacı, Alice’in zihnindeki babasının bir yansıması olabilir mi?”
Alice’in onu kurtarmak için verdiği mücadele aslında babasının hayalini, özgürlüğünü ya da çocukluk inancını kurtarma çabası gibidir.
Kitaptaki ünlü “çay partisi” sahnesi, zaman ve dil üzerine karmaşık diyaloglar ve kelime oyunları içerir. Burton’ın filminde ise tanıdığımız Alice’in o dönemin klasikleşmiş kutlamaları, eğlenceleri, çay partilerinden haz etmediğini biliyoruz. Böylelikle bu iki farklı kitap ve film verilerimizi sentezleyerek harikalar diyarındaki çay partisinin kaotik, karmaşık yazılmış diyaloglarını gerçek dünyadaki sıkıcı, yapay partilerden bir yansıma gibi görebilir miyiz? Gerçeklikteki toplumsal baskının getirdiği soyut kaos duygusu, Harikalar Diyarı’nda somut bir karmaşaya dönüşür.
Bu açıdan bakıldığında, Burton’ın uyarlaması yalnızca bir yeniden anlatım değil; “gerçeklik ile hayal arasındaki ağların yeniden örüldüğü” bir yorumdur.
Alice'in Harikalar Diyarı’ndayken fiziksel olarak büyüyüp küçüldüğü sahneler belki de bu masalla ilgili en dikkat çekici detaylardan bir diğeridir. Bu sahne, o dönem farkında olunmayan zihinsel bir hastalığa adını bile verir. Kendini olduğundan büyük veya küçük hissetmeye daha sonraları ‘’Alice Sendromu’’ denilir. Bu sendroma sahip kişilerde ise sıklıkla migren hastalığı görülür. Her ne kadar Burton’ın evreninde görmesek de masalda Alice büyüyüp küçülürken gözyaşları akar. Yazarımız Lewis Carroll’un ise migren hastası olduğunu biliyoruz. Bazı eleştirmenler ise Carroll’un da bu sendroma sahip olduğunu ve yarattığı şiddetli baş ağrılarının bu gözyaşlarına ilham olabileceğini söylüyor. Bu noktada hayali evreninde gerçekliğin parmak izlerine sahip olan tek kişi Alice olmuyor. Yazarımız da kendi yarattığı evrende hayatının referanslarını kullanıyor.
Kitap ve film arasındaki en büyük fark son sahnelerdir. Kitapta Alice duygu patlaması yaşayarak uykusundan uyanırken filmimizde ise o evreni kurtaran ‘kahraman’ Alice değişimini tamamlayarak gerçekliğe döner. Her iki son da hikayelerinin başına hizmet ederken Burton’ın Alice karakterine ‘kendini feda etme’ paradoksuna soktuğu düşündürülüyor. İlk başta ailesinin mutluluğu için, annesinin rahatı için evlenmesi beklenen Alice, Harikalar Diyarı’nda orayı kurtarmak için hiç istemese de bir canlıyı öldürmesi gerekmektedir. Böylece Alice; Burton’ın yorumuyla her iki evrende de onu seven, sevdiği insanların Mesih’i olarak elini taşın altına koyması gereken birisi olur. Sadece tanıdıklarımız ve hastalıklarımız bizimle bilinçaltımıza gelmiyor. Oraya korkularımızı, beklentileri, ölümü de götürüyoruz. Belki Alice’in gerçek hayatta katil olmasına gerek yoktu ama annesini mutlu etmek için kendi ruhunu öldürüp evlenmesi gerekebilirdi.
Hepimiz aynı beyaz tavşanın peşinden gitsek de bambaşka şekillerde kuyulara düşeriz. Aynı renkte başka hisleri hissederiz. Alice belki sadece bir rüya gördü, belki bilinçaltının onu korumak için oynadığı gizli mesajı okudu, belki de gerçekten o harika evreni ziyaret etti. Lakin Lewis Carroll’un da Tim Burton’ın da Alice’i kendilerinden izler taşıyorlardı. Bizim Harikalar Diyarı’mız da sadece bizim gördüklerimizden beslenen ve bizim görebileceğimiz bir yer. Gerçeküstü yaratımın temeli gerçeklik ise hayallerin mürekkebi de yaşadıklarımızdır.