Bugün sizlere Punk Kraliçesi olarak bildiğimiz Vivienne Westwood'u anlatacağım.
İngiltere’nin Derbyshire bölgesindeki küçük bir köyde, işçi sınıfı bir ailenin çocuğu Vivienne Isabel Swire olarak dünyaya geldi. 1958 yılında ailesi ile Londra'ya taşındı. Burada kısa süre sanat okulunda takı ve mücevher tasarımı okuduktan sonra ilkokul öğretmeni oldu.1962 yılında, şu anda da bildiğimiz soyadını aldığı ilk eşi Derek Westwood ile evlendi. Vivienne öyle bir kadındı ki kendi gelinliğini bizzat kendisi tasarlayıp dikti. Bu evliliğinden Benjamin adında bir oğulları dünyaya geldi ve Vivienne evliliğinden çok da mutlu sayılmazdı. İlkokul öğretmenliği yapıyor bunun yanında akşamları eve gelip takı tasarlayıp satıyordu. Şehirden uzak, geleneksel ve tekdüze evlilik hayatı onun canını sıkıyordu çünkü bu durumun onun özgür ruhuna ve yaratıcılığına zarar verdiğini hissediyordu. Bir gün erkek kardeşi, sanat öğrencisi olan Malcolm McLaren'ı eve getirdi. McLaren, Vivienne’e o güne kadar bilmediği birçok şey öğretti. (Durumculuk, anarşist felsefe, sanat vb.) Vivienne, Derek'ten ayrılarak McLaren ile yaşamaya başladı ve bununla beraber 1967 yılında ikinci oğlu olan Joseph Corre dünyaya geldi.
Vivienne bu süreçte öğretmenlik yapmaya devam ediyordu çünkü aileyi geçindiren oydu. Akşamları ise McLaren'ın getirdiği 1950'lerin Rock'n'Roll ve '' Teddy Boy'' kültürüne ait eski kıyafetleri söküp tekrar dikiyor, ikinci el parçaları baştan yaratıyordu. Vivienne, McLaren ile ''Let It Rock'', ''Too Fast to Live, Too Young to Die'' ve ''SEX'' gibi isimleri olan birçok dükkân açtılar ama aralarından en çok ses getiren ''SEX'' isimli dükkanları olmuştu. Çünkü burada satılan ürünler ahlak bekçilerinin hedefi haline gelmiş ve birçok kez polislerin baskınına uğramıştı. ''SEX'' birçok gencin ortak buluşma noktası olmuştu. Bu kadar gencin burada buluşması, McLaren'ın aklına mükemmel bir fikir getirmişti: Bir müzik grubu kurmak. McLaren'ın planı şuydu; McLaren bu grubun menajerliğini üstlenecek, Vivienne ise grubun üyeleri için kıyafetler tasarlayacaktı. Böylelikle bugün de çokça dinlenilen ''Sex Pistols'' grubu doğdu. Bununla beraber punk sadece bir müzik türü değil, Vivienne Westwood'un tasarladığı görsel bir başkaldırı hareketine dönüştü.
Bu kıyafetlerden özellikle biri çok ses getirmişti; ''God Save the Queen'' tişörtleri. Tişörtün üzerinde Kraliçe'nin portresi ve bu portrede Kraliçe’nin gözleri, ağzı gazete kupürlerinden kesilmiş harflerle (fidye mektubu gibi) sansürlenmiş, dudağına ise devasa bir çengelli iğne geçirilmişti. İngiliz kamuoyunda resmen vatana ve monarşiye hakaret olarak görüldü. Gazeteler Vivienne ve grubunu lanetledi. Grubun şarkıları BBC ve neredeyse tüm radyo kanallarında tamamen yasaklandı. Müzik listelerinde 1 numaraya çıktıklarında bile isimleri ya boş bırakıldı ya da üstü karalandı. Sex Pistol üyeleri sokakta monarşi yanlısı fanatikler tarafından bıçaklı ve zincirli saldırılara uğradı. Vivienne, o çengelli iğneyi sadece anarşik bir şaka olsun diye değil; gençliğin ve halkın susturulduğunu, monarşinin ise halkın çığlıklarına kulağını tıkadığını anlatmak için kullanmıştı.
Peki Vivienne bu kadar olandan sonra nasıl tutunacaktı? Punk modasının sokakta herkes tarafından taklit edilip sıradanlaştığını görünce zekice bir yol izledi. Sadece kumaşı yırtıp çengelli iğne takmakla bir yere varamayacağını fark etti. Tasarımlarına yeni ilhamlar bulmaya başladı. Müzeleri (özellikle V&A’yı) ve 18. Yüzyıl Fransız ve İngiliz saray kostümlerini saatlerce inceledi. Korseleri, tarlatanları, krinolinleri ve geleneksel İskoç ekose kumaşlarını derinlemesine araştırdı. Kadınları kısıtlayan tarihi korseleri alıp onları iç çamaşırı olmaktan çıkarıp dışarıda giyilen güçlü birer zırha dönüştürdü.
Bu süreçte öğrendiği şeylerle ilk resmi çıkışını ''Pirates'' koleksiyonu ile yapmış oldu. ''Korsanlar'' adını verdiği bu koleksiyonda bol kesim korsan pantolonları, asimetrik gömlekler ve tarihi çizgiler sundu. Dünya çapında '' New Romantic'' müzik ve moda akımını başlatan bu defile oldu. Vivienne böylece ''sadece tişört basan biri'' olmaktan çıkıp devrimci bir moda tasarımcı olduğunu kanıtladı.
Bu süreçte McLaren ile işler biraz sarpa sarmıştı. McLaren büyütülüş tarzı itibariyle inanılmaz bir manipülatör, pazarlama dehası ve provokatördü. Ancak basına ve çevreye her zaman ''Tüm fikirlerin, punk hareketinin ve tasarımların arkasındaki tek dahi benim.'' imajı çiziyordu. Bu durum Vivienne'in oldukça canını sıkmaya başlamıştı çünkü dikiş makinesi başında sabahlayan, kalıpları çıkaran, kumaşları kesip biçen ve görsel dili yaratan kendisiydi. Yıllarca Malcolm'un gölgesinde bir ''yardımcı'' ya da ''terzi'' gibi konumlandırılmaktan oldukça sıkılmıştı. Vivienne kendi zekasını ve sesini Malcolm olmadan da var olabileceğini göstermek istedi. 1983 yılında McLaren'dan ayrılarak kendi ayaklarının tam olarak üzerinde durduğu bir döneme girdi.
Vivienne için her şey şimdi başlıyordu. Ayrılık sonrası ciddi borçlar içinde tek başına kaldı. İngiltere'deki moda çevreleri onun hakkında ''Malcolm olmadan bir hiç'' derken, o kalkıp İtalya'ya gitti. Geleneksel İtalyan kumaş üreticileriyle iş birliği yaptı. 1985'te çıkardığı ''Mini-Crini'' koleksiyonu ile modayı sarstı; 19. Yüzyılın o devasa kabarık krinolin elbiselerini minik etek boyutuna indirip puantiyeler ile birleştirdi. Kadın bedenini kısıtlayan tarihi formu, özgürleştirici ve seksi bir silüete dönüştürdü. Bunlarla beraber kuracağı marka için logo tasarımlarına girişti. İngiliz kraliyet tacının üzerindeki geleneksel hükümdarlık küresini (orb) aldı, etrafına Satürn'ün fütüristik halkalarını geçirdi. Bunun anlamı ise şuydu: '' Geçmişin geleneklerine ve zanaatına saygı duyuyorum ama geleceğe ve uzaya doğru yol alıyorum.'' Böylelikle şu anda herkesin hafızasına kazınan o müthiş logo ortaya çıktı.
Onu mahkemelere veren İngiliz müesses nizamı onun zekasına teslim oldu; üst üste iki yıl ''Yılın İngiliz Tasarımcısı'' seçildi ve 1992’de Buckingham Sarayı'nda Kraliçe'den İmparatorluk Nişanı (OBE) aldı. Tabii ki Vivienne yine Vivienne’liğini gösterdi; saray bahçesinde iç çamaşırsız eteğini savurarak pozlar verdi ve en tepedeyken bile kendi benliğinden, o asi ruhundan zerre ödün vermeyeceğini herkese göstermiş oldu.
Zamanla Vivienne popüler kültürde kült bir ikona dönüştü. Sex and the City'de Carrie Bradshaw'un unutulmaz gelinliğinden, benim de çok severek okumuş olduğum japon mangası olan NANA'ya kadar tasarımları ve ''Orb'' amblemi, yeni nesiller için asiliğin, zarafetin ve özgünlüğün zamansız sembolü haline geldi.
Vivienne çok güçlü bir kadındı. Her zaman haksızlıklara karşı savaştı, modadaki devasa gücünü gezegeni kurtarmak için kullandı. 74 yaşında başbakanın kapısına askeri tank sürecek kadar cesur bir aktiviste dönüştü. Kendi sektöründe ''Daha az al, iyi seç, uzun süre giy.'' diyerek tüketim çılgınlığına karşı çıktı. 2022 yılına kadar her zaman elinde megafonu ile dünyaya baş kaldırdı. Bugün hala yaşıyor olsaydı, yine onu protestolarda görüyor olurduk. Onun gibi duruşunu bozmayacak insanlara bugünlerde çok ihtiyacımız var. Çizginizden hiçbir zaman şaşmamanız dileğiyle.