Kim Bu Tasarımcı? Philippe Starck

Hepimiz onu aslında ünlü limon sıkacağı (?) ile tanıyoruz. 10 bin eseri bulunan bu isim hakkında biraz konuşalım istiyorum. Öncelikle onu tanımakla başlayalım: Philippe Starck, 18 Ocak 1949’da Fransa’nın Paris şehrinde dünyaya gelmiştir. Tasarım yolculuğu; uçak yapımcısı ve havacılık mühendisi olan babasının çizim masasının altında oyun oynarken başlamıştır. Paris’teki Ecole Nissim de Camondo’da eğitim almıştır.

Starck, hayatında hiç çalışkan olmadığını iddia ediyor ama aslında bu zamana kadar 10 bin esere imza atmış bir tasarımcı olması da fazlasıyla ironik. O her zaman, yaratım hangi biçimde olursa olsun, mümkün olduğunca çok insanın hayatını iyileştirmesine inanır. “Kimsenin daha iyi olması gerekmiyor ama herkesin katılması gerekiyor.” Yani Starck’ın 10 bin gibi devasa bir sayıda eseri olması onun sadece “çok çalıştığını” göstermez; sayı ne kadar büyük olursa olsun, Starck’ın asıl amacının ün kazanmak değil, insanın hayatına dokunmak olduğunu bu sözüyle anlamış oluruz.

Ama tabii ki “Juicy Salif”, yani malum limon sıkacağı, bu söyledikleriyle çelişir niteliktedir. Bir gün bir restoranda mürekkep balığı yerken bir peçete üzerine karalamalar yaparken o ünlü “Juicy Salif”in ilk taslağını oluşturmuştur. Bugün dünyanın en çok satılan “limon sıkacağı”. Limonu tam tepesine yerleştirip çevirdiğiniz anda bir şeylerin yanlış olduğunu anlarsınız; çekirdekler bardağa dolmaya başlamış ve limonun suyu metal bacaklardan aşağı süzülüp tezgahınızı mahvetmeye başlamıştır bile. Ne kadar limonu sıkarken insanı bin pişman etse de bu ürünü Philippe şöyle açıklamıştır: “Benim limon sıkacağım limon sıkmak için değil, akşam yemeğinde çiftler kavga ederken üzerine konuşacak bir konu bulsunlar diye tasarlandı.”

TED konuşmasında, daha sahneye çıktığı ilk saniyelerde, “Ben genellikle hayatta işimin tamamen gereksiz olduğunu düşünüyorum. Yani kendimi işe yaramaz hissediyorum,” der. Bunu neden söylüyor, bunca eseri olan biri bile bunu söylüyorsa biz ne yapalım diyor olabilirsiniz ama onun bahsettiği şeyi aslında konuşmanın devamında anlayabiliyoruz. Konuşmanın devamında ondan önce çıkan kişilerin ondan daha iyi olduğunu; çünkü onun “limon sıkacağı, tuvalet fırçası, kürdan, klozetler, diş fırçaları” gibi saçma işlerle uğraştığını söylüyor ve daha sonrasında ekliyor:

“Ben aslında diş fırçası tasarlamaya çalışmıyorum. ‘Ooo, bu muhteşem bir obje olacak.’ demeye çalışmıyorum. Bu beni ilgilendirmiyor. Çünkü farklı tasarım şekilleri vardır. Bir tanesi, buna ‘sinik tasarım’ diyebiliriz. Bu da Raymond Loewy’nin 60’larda keşfettiği tasarım demektir; şöyle demiştir: ‘Çirkin olan kötü satıştır.’ ‘La laideur se vend mal.’ Bunu söylemek korkunç. Tasarımın sadece bir pazarlama silahı olması gerektiği anlamına gelir; üreticinin ürününü daha seksi yapması lazım ki daha çok satsın. Bu boktur; bu köhnemiştir, bu gülünçtür. Buna ‘sinik tasarım’ diyorum. Sonra narsistik tasarım var. Bu da şu; fantastik tasarımcı sadece başka bir fantastik tasarımcı için tasarlıyor. Sonra benim gibi var olmayı hak etmeye çalışan ve bu yararsız işle uğraşmaktan son derece utanan ve onu başka şekilde yapmaya çalışan insanlar var. Ve onlar ve ben, objeyi obje için değil sonuç için yapmaya çalışıyoruz; insanoğlunun yararı için, onu […] düşünmüyorum. Diş fırçasının ağız içindeki etkisinin ne olacağını düşünüyorum. Ve diş fırçasının ağız içindeki etkisinin ne olacağını anlamak için şunları zihnimde canlandırmam gerekiyor: ‘Bu ağzın sahibi kimdir? Bu ağzın sahibinin hayatı nasıldır? Bu kişi nasıl bir toplumda yaşar?’”

Aslında bu noktadan sonra hayvan türlerine doğru bir düşünsel yolculuk yapıyor ama bu kısmını bile ele aldığımız zaman, ne kadar kendine ‘işe yaramaz’ dese bile onun bu sözleriyle ne kadar da önemli bir tasarımcı olduğunu anlayabiliyoruz. Tabii ki eleştirilebilir herkes gibi; o da bizden biri aslında günün sonunda bakınca. Bu konuşma şöyle bir noktaya bağlanıyor, en sevdiğim kısım burası:

“Kimsenin daha iyi olması gerekmiyor ama herkesin katılması gerekiyor. Birincisi, aslında çok var ama çok kolay yapılabileceklerden bir tanesi vizyon görevidir. Size şöyle açıklayabilirim: Yere bakarak yürürseniz sorun yok, yürüyebilirsiniz ama gözleriniz yerde bu şekilde yürüyorsunuz; bu yüzden önünüzü görmeyeceksiniz, ‘Oh, burada bir çukur var!’ ve düşeceksiniz, belki öleceksiniz. Tamam, şimdi görüş mesafemi yükseltiyorum; fakat hâlâ çok bencil. Biraz daha yükselttiniz ve ‘Sizi görüyorum, aman Tanrım buradasınız, nasılsınız, size yardım edebilirim, size yeni diş fırçası, yeni bir tuvalet fırçası tasarlayabilirim.’ Bunun gibi bir şey. Bir toplumun, bir topluluğun içinde yaşıyorum. Tamam, aklın alanı içinde olmaya başladığınızı söyleyebiliriz. Bu hizadan (bahsettiği hizayı perspektifteki ufuk çizgisi gibi düşünebilirsiniz) bakış açınızı ne kadar yükseltebilirseniz (yani göklere doğru […] bu açıdadır. Bu akıldır. Buradan buraya da (tepenizden baktığınızı düşünün) dehadır. Batlamyus, Eratosthenes, Einstein ve bunlar gibiler. Kimse dahi olmak zorunda değildir. Dikkat edin; iyi bir mutant olmak (mutant diye bahsettiği şey insanın evrimi ve hâlâ evrimi bitmemiş bir mutant olduğu) için yapılan bu antrenmanda bir tehlike vardır, bir tuzak vardır. Çünkü tam dikeyimizde, eğer böyle bakarsanız ‘Aman tanrım, tanrı var. Ohh! Tanrı!’ ‘Tanrı tuzaktır; cevabı bilmediğimiz zaman cevap Tanrı’dır.’ Bu şu demektir: Eğer beyniniz yeteri kadar büyük değilse, eğer anlamıyorsanız böyle söylersiniz. Bu yüzden bunu atlayın. Hayır, atlamayın. Geri gelin. Çünkü sonrasında başka bir tuzak vardır. Eğer böyle bakarsanız geçmişe bakarsınız ya da çok esnekseniz kendi içinize bakarsınız. Buna şizofreni denir ve aynı zamanda ölmüşsünüz demektir. Bu yüzden her sabah bakış açınızı kaldıracaksınız. Ufuk düzleminden daha yukarı. Aklın içindesiniz. Sakın unutmayın.”

Bu söyledikleri çok önemli aslında. Bakış açınızın size neleri kazandırabileceğini, aynı zamanda neleri kaybettirebileceğini anlamak çok önemli. Aslında olay tamamen ‘denge’; çünkü ne yerlerde ne de tamamen tepelerde gezmelisiniz, tam o dengeyi sağlamalısınız.

Bir de konuşmasında insanlığın zaman zaman düşüş ve yükselişler yaşadığından bahsettiği bir kısım var: “Eğer uzaktan bakacak olursak evrimimizin çizgisini görürüz. Bu çizgi açıkça pozitiftir. Uzaktan çok düzgün gözükür. Ama bir mercek alıp bakarsanız çizgilerin zikzak çizdiğini fark edersiniz. Işıktan ve gölgeden oluşur. Diyebiliriz ki ışık uygarlıktır, gölge barbarlık. Ve nerede olduğumuzu bilmek çok önemlidir. Çünkü bir döngüde bir nokta vardır ve sizin döngünün farklı yerlerindeki görevleriniz aynı değildir. Bu şu demektir; harika olduğunu söylemiyorum ama 80’lerde çok fazla savaş yoktu, böyle düşünebiliriz ki uygarlık uygarlaşabilir. Bu örnekte benim gibi insanlar kabul edilebilir. ‘Şatafat zamanı’ diyebiliriz. Düşünecek zamanımız vardır; ne bileyim sanat ve bunun gibi şeylerle ilgili konuşacak zamanımız vardır. Ama bazen günündeki gibi düşeriz. O kadar, o kadar hızlı düşeriz ki gölgeye ve barbarlığa; barbarlığın birçok yüzüyle. Çünkü bugünkü barbarlık belki sandığımız barbarlık değil. Farklı barbarlık tipleri var. Bu yüzden uyum sağlamamız gerekiyor. Bu şu demektir: Barbarlık geri geldiğinde güzel sandalyeleri unutun, güzel otelleri unutun, tasarımı unutun. Hatta —söylediğime üzgünüm— sanatı unutun. Hepsini unutun. Öncelikler var, acil olanlar var. Politikaya geri dönmelisiniz, radikalleşmeye geri dönmelisiniz. Dövüşe, savaşa geri dönmelisiniz. Bu yüzden bugün bu mesleği yapıyor olduğum için bu kadar utanıyorum. Bu yüzden buradayım, yapılabilecek en iyi şekilde yapmaya çalışmak için.”

Aslında bu sözleriyle ne kadar bizden biri olduğunu fark ediyoruz. Bazen ben de içten içe “Neyle uğraşıyorum? Dünyada onca savaş onca sorun varken ben gerçekten neyi amaçlıyorum?” diye düşündüğüm anlar fazlasıyla oluyor. Bence her sanatçı bir noktada kendini bu şekilde sorgulamıştır.

Ve son olarak şöyle toparlıyor: “Belki 50 belki 60 yıl içinde bu uygarlığı tamamen bitirebiliriz ve çocuklarımıza yeni bir hikâye icat etme imkânını sunabiliriz; yeni bir şiir, yani bir romantizm. Bizden önce doğan, çalışan, yaşamış olan ve ölen milyarlarca insanla; çok çalışmış olan bu insanlarla çok güzel şeyler getirdik, çok güzel yetenekler, çok şey biliyoruz. Çocuklarımıza diyebiliriz ki: ‘Tamam, bitti. Bu bizim hikâyemizdi. Geçti. Şimdi sizin bir göreviniz var: Yeni bir hikâye icat edin, yeni şiirsellik icat edin. Tek kural şu: Bizim sonraki hikâyeyle ilgili fikrimiz yok. Size beyaz sayfalar veriyoruz. Size en iyi araçları veriyoruz ve şimdi kendinizi gösterin.’ İşte bu nedenle çalışmaya devam ediyorum. Bu bir tuvalet fırçası bile olsa.”

Son sözler çok önemli aslında. Bahsettiği şey aslında gelecek. Yani aslında yine bizden bahsediyor. Biz de bir başkaları için gelecektik. Yaratmaya, üretmeye devam edin. Bir başkası için, bir başka gelecek için. Tasarladığımız, ürettiğimiz şeylere bir de şöyle bakalım mı: Bir küp ürettiğimizi düşünelim (malzemesini siz hayal edin). Bunu bir çocuğa verirseniz neler olur? Peki ya bir yetişkine? Peki ya bir yaşlıya? Ne olacağını söyleyeyim mi? Duygular oluşturmuş olacaksınız. Çocuk belki onunla oyun oynayarak mutlu olacak. Bir yetişkin onu bir aydınlatma yapıp güzel bir akşam yemeğinde onun ışığında aşkla yemeğini yiyecek. Bir yaşlı onu kitabını okurken kahvesi için kahve altlığı yapacak ve huzurlu hissedecek. Bunların hepsi anı, fark ettiyseniz. Ne tasarlarsanız tasarlayın, bir başkasında iyi kötü her türlü bir anı yarattığınızı fark edin. Duygularınız anılarınızı şekillendirsin.

Umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin.

Kimsenin daha iyi olması gerekmiyor, ama herkesin katılması gerekiyor.
yazı ve grafik:
Sıla Doğan
favorile

eser galerisi.

Kim Bu Tasarımcı? Philippe Starck

yazı ve grafik:
Sıla Doğan

01 / 02

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol