Mekanın Sınırı, Sınırın Mekanı

“Başka bir deniz bulamazsın,
başka bir deniz bulamazsın,
bu şehir arkandan gelecektir.”

Kavafis

İçle dışın ayırdındaki imkân sınır. Başlangıcın ve bitişin tekilliğindeki tanıklık. Dilimin sınırları dünyamın sınırları diyordu Wittengstein. Aklın sınırlarına atıf yapıyordu bir başka filozof Kant. Ne var ki filozof olmanın gereği yok, sınırlara sahip olmak için. Nam-ı diğer hudut, haddini bilmenin bir tezahürü zira. Yapıp etme dünyasında sınır var. Katip Bartleby’in “yapmamayı tercih ederim” deyişindeki “hayır”da. Katı olan her şeyin buharlaşması gibi sınırlar da iyiden iyiye eriyor, dağılıyor.

Anadolu’da, evlerin hemen dışındaki alana -Batılıların veranda dediği- hayat denir. Bitimsiz dünyanın başladığı, gelgelelim evin kapanıklığını da taşımayan meskun mahal. Ne şiirsel bir isimlendirme! Hayatın kendisi de tıpkı bu ara mekânın konumlanışı gibi arada bir yerde değil midir? Evin içi ana rahmidir belki, hatta doğumdan öncesi. Verandanın/hayatın önünde uzayan alabildiğine dünya da, ölümden sonrası. Heidegger’in Dasein kavramından -yani öleceğini bilerek yaşayan, tam da bu geçicilikte anlama ihtiyacı olan insan- hallice gözükür bana hayat deyişi.

Bu türden bir iç içe geçmenin fluluğunu taşıyan yaşam, neoliberal iklimin havasına maruz kalarak iyiden iyiye dolanıklaşır. Evin mahremiyeti ve özerkliği nerede biter, kamusal alanın görünürlüğü nerede başlar handiyse belirsizdir.

Aristoteles, insanı ve varoluşu mekân üzerinden ikiye ayırıyordu. Ekonomi kelimesinin de kökeni olan Oikon yani hane/ev, yeme/içme, dışkılama, üreme ve uyuma mekânıydı. Burası insan olmanın olanağını taşımıyordu Aristoteles’e göre. İnsan, ancak polis de yani varoluşun ikinci mekânında kendini inşa edebilirdi. Animal (hayvan) konumundan animal rasyonale (akıllı, düşünen hayvan) konumuna ancak kentin yapıp etmeler düzleminde, toplumun kurucu düzeninde geçebilir ve düşünerek başka bir deyişle felsefe yaparak kendini var edebilirdi.

Meseleye bu açıdan yaklaştığınızda, çağımızın yaşantısı tam bir belirsizlik içerir. Foucault, 20. yüzyılı kastederek, onun bir mekân çağı olacağına işaret ediyordu. 21. yüzyıl, bir mekân çağı mı yoksa bir mekânsızlık çağı mıdır tartışmaya açık olmakla birlikte, ortada olan mekânın sınırlarının bulanıklaştığıdır. Sondan söyleceğimizi baştan ifade edersek, oikon polisleşmekte, polis ise oikonlaşmaktadır günümüzde! İyi ama bu ne demek?

Gündelik ve sıradan olan örnekler, -sanıyorum ki- meselenin özünü kavramamız için yeterli olacak. Günümüzde, sosyal medya ve gitgide dijitalleşen iletişim kaynakları vasıtasıyla evler, ofise veya başka bir deyişle kamusal alana dönüşmüştür. Özellikle pandemiden sonra yaşamın merkezine yerleşen bazı teknolojik platformlar, (zoom, webwx vb.) evin pek çok yerini görünür kılar. Mekân hiyerarşisinde en mahrem alan olarak kabul edilebilecek yatak odası, sosyal medya postlarının/storylerinin hammaddesi halindedir. Toplumsal yaşamın çarkları artık evden yani Aristoteles’in deyişiyle oikondan dönmektedir. Sosyalleşme, ilişki kurma ve hatta entelektüel faaliyetlerin dijital kanallar aracılığıyla sürdürülmesi neticesinde düşünme/felsefe yapma imkânı da pek tabii eve özgü kabul edilebilir. Öte yandan, -yine basit bir örneğe başvurarak söylersek- polisin oikonlaşmasının yegâne göstergelerinden biri, giyim kuşam olacaktır. Deyim yerindeyse herkes agoraya/kamusal alana eve özgü gündelik kıyafetlerle çıkabilecek, -kültürümüzde arkaik bir klişeye dönen ifadeyle- Beyoğlu’na takım elbise/abiye ile gidilen zamanlar geride kalacaktır. Ne var ki, bunun ötesi de vardır. Ev, Freud’un kavramsal dokunuşuyla heimlich, gizil, örtük olan demektir. Oysa içinde yaşadığımız çağ ve kültür, bir ifşa toplumunun meskenidir.

Modern filozoflardan Byung Chul Han, ifşa toplumun göstergelerinden biri olarak New York’taki Apple binasını işaret eder. Dinsel çağlara özgü ikonik mekân ise Kâbe’dir. Kâbe, küp kelimesinden türeyen ve şekil itibariyle de böylesi bir yapıya sahip olan bir ibadethanedir. İki ikonik mekânın arasındaki farksa, -çağların ruhu arasındaki fark aynı zamanda- ilkinin camdan ve içinin görülebilir bir şeffaflıkta oluşu, ikincisinin ise örtük oluşu yani içle dışı ayıran bir hiyerarşi yaratmasıdır.

Joachim Trier’in 2021 yılında çektiği “Dünyanın En Kötü İnsanı” filminde, fikrimce bu karşıtlığı en iyi anlatan sahnelerden birine tanık oluruz. Genç ve daima arayışta olan, hayatın deviniminde sürüklenen bir kadın, -ev partisinde- genç bir adamla tanışmıştır. İlk diyalog tuvalette gerçekleşir. Konuşma sırasında birbirlerine anlattıkları erotik hikayelerin ötesinde, kişisel sırlar ifşa edilir. Aynı anda karşılıklı, birbirlerinin gözünün içine bakarak dışkılarlar. Mahremiyetin başat mekânlarından birinde, bir tuvalette gerçekleşen bu konuşma, diyalektik bir imaj oluşturur. Sonrasındaysa evin diğer mahrem alanına geçilir yani yatak odasına. Ne var ki yatak odasında büyük bir cam vardır ve salondan her şey gözükmektedir. Bununla beraber flört eden çiftin erotik sohbetinin arasında, kapıyı birileri açmakta, odadan eşyalarını alıp çıkmaktadır.

Örtük/gizil olanın açığa çıktığı, şeffaflaştığı anların mekân üzerinden anlatıldığı filmde, -yönetmen- anlatısını tuvalet, yatak odası gibi mahrem alanlar üzerinden kurar. Zira çağımız, -Freud’un deyişiyle- bastırılanın geri döndüğü, sırların ortaya döküldüğü bir çağdır. Yine Freud’un kavramıyla ifade edersek heimliche karşı unheimlichin egemen olduğu! Heimlich, kelime anlamı itibariyle ev anlamına gelir, yani oikon. Ev, gizil olanın mekânsal karşılığı olarak da tanımlanabilir. Unheimlich ise, bastırılanın/gizil olanın geri dönüşü veya kamusallaşması. Yukarıdaki ifadeyi tekrar ederek söylersek oikonun polisleşmesi!

Böylesine bir fluluk yaşantısında, mekânın sınırları yitecek, belirsizleşecek ve bir tür özgürlük yanılsaması yaratacaktır. Spinoza, -Etika’da- özgürlüğün ancak köleliğimizin farkında olduğumuz anda ve ölçüde geçerli olabileceğinden dem vuruyordu. Oysa kültürümüzün sınırsızlık ve imkânlılık ikliminde, her şey yapılabilir olma baskısı taşıyor ve kişilerin/yaşamların üzerinde bir performans dayatmasına dönüşüyor. Elbette yalnız performans dayatması değil, sınırsızlığın, sonsuzluğun getirdiği bir tür tükeniş!

Belki şöyle de özetleyebiliriz: Kadim zamanlarda, Zen felsefesinde de ifadesini bulan “gittiğim her yer, tam burasıdır” kavrayışı hüküm sürerken, çağımızın düsturu -Kundera’nın kitabına da atıfla- yaşamın daima başka yerde oluşu olarak evrilmiş veya devrilmiştir.

Kadim zamanlarda, Zen felsefesinde de ifadesini bulan “gittiğim her yer, tam burasıdır” kavrayışı hüküm sürerken, çağımızın düsturu yaşamın daima başka yerde oluşu olarak evrilmiş veya devrilmiştir.
yazı:
Dağhan Dönmez
grafik:
Umut Keleş
favorile

eser galerisi.

Mekanın Sınırı, Sınırın Mekanı

yazı:
Dağhan Dönmez
grafik:
Umut Keleş

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol