Zaman içinde kaybolmuş sanatlar vardı, bir de dünyanın etine dağlanmış lanetler.
Yeryüzünün evlatları öldüğünde, son bir teslimiyet olarak ruh ve akıllarından birer parçanın dünyaya karışmasına izin verilirdi. Beden çürür, kül olur ancak zihni ve ruhu yeryüzüne sunulurdu; geride bıraktıkları ve yaşayacakları hayatların hikayelerini anlatmaları için onlara birer şans daha verilirdi. Ruh, hayata atılan ilk düğümdü ve yaşamın kendisi kadar da kadimdi. Zihin yeryüzünü şekillendirmiş, ya ızdırapla ya da delilikle sınamış, eserini yaşatmakla şereflendirilmişti. Parçalanacak olan vücut ise son bir minnet gösterisi, acizliğin tanığıydı. Bu yüzdendir ki ölüleri uğurlamak, aynı zamanda uğurlananların yolunu gözlemek demekti. Beden zamanla dünyaya karıştıkça önce ruh özgürleşir, ardından zihni onu dünyadan lisanlara çevirmesi için yanında sürüklerdi. Hayatta kalanların bir an için bir ömür yaşaması da o zaman başlardı.
Toprağa gömülen bedenler, toprakta var olan her canlıyla konuşurlardı. Böceklerin mezarlar üzerinde takip ettiği çizgiler birer haritaya dönüşürdü ki toprakta yürüdüğü yolları işaret etsin ya da bir sonraki yaşamında ilk çığlığını atarken bir başına kalmasın. Ağaçların dallarıyla yapraklarının hışırtısı bir zamanlar mırıldandığı ezgilere dönüşür, bir insanın sesi onu dinlemeye gönüllü tüm doğa için çınlardı. Mezarın üzerinde açmış çiçeklerin renklerinin her bir tonu yaşanmış ve yaşanmamış duyguları temsil eder, kokularında anılar gizlenirdi. Kayadan mezarlar çatlarsa kişinin yeniden doğacağına, dağların dahi onu hapsedemeyeceği bir güçle doğacağına inanılırdı. İnsanlar, yeni bir kurtarıcı arayışıyla yıllar boyu taştan mezarları izler ve yalvarırlardı.
Toprağın lisanı, ölülerin ana diliydi ancak ilk silinen oldu. Ateşten doğanların ateşiyle ilk yanan da onlardı, insanoğlunun ömrünü ilk aşanlar da.
Ateşle uğurlananlar, sözlerini dumanların arasına saklarlardı, bir daha duyulmamak üzere. Beden yanarken alevlerin arasına zaferleri ve yenilgileri işlenirdi, küllerin içinde gelecek bir yaşamın isi aranırdı. Zihnin bu ani parçalanmaya dayanamayıp son kez haykırdığına inanılırdı. Bu nedenle sınanmışlar yakıldığında ateşin cızırtısına bir de melodi eşlik ederdi, ölülerin sesi yaşayanların sırtlanamayacağı bir yüktü. Geçmişte kralların ve kahramanların suretlerinde yas tutabilmek için şehirler dahi yakılırdı. Küle dönen toprağın büyüklüğü saygının, minnetin ve yasın ölçütüydü. Savaşın ardında kalan ezilmiş topraklar her iki tarafın da hayatını kaybeden askerleri için ateşe verilir, son bir savaş şarkısı söylemeleri umulurdu. Büyük kumandan ve hükümdarlar ise kaybedilmiş savaşların ardından toprakları ateşe verirlerdi ki işgalcilerin tek bir kıvılcımı dahi ölümde kendilerine üstün gelemesin.
Haritalar, fethedilen ülkelerin kül şehirleriyle şekilleniyordu.
Ancak kıvılcım ve ateş zapt edilemiyor, ardında mutlak bir dehşet bırakmadan sönmüyordu. Ateşin lisanı getirdiği dehşetle işleniyor, ondan geriye mutlak bir öfke ve korku dışında kalan tüm cümleler ve suretler siliniyordu. Alevler, onlara yakalananları yakıyor, kurtulanlara ise buzdan bir avuç kül dışında bir şey bırakmıyordu.
Dalgaları üzerlerine örtenlere, fırtınalar ve yıldırımlar tercümandı, okyanuslar artık rüzgarla dahi konuşmuyordu. Yaşamın bütünlüğüne ve ölümün mutlaklığına bir lanetle yapılan ihanetle birlikte yiten hayatların tek bir parçasını dahi koruyamıyor, derinlerinde ölülerden doğan ve kendi akıntılarının şekillendirdiği canavarlarla artık savaşmıyordu.
***
Büyünün filizleri henüz yeryüzünde yeşermeye korkmazken, ölülerin dili ortak lisan yerine geçerdi. Her halk, kendi kayıplarını anmak için ölümün yaşamla kesişimini öğrenirdi. Bir kırkayağın topraktaki izlerinden köyleri tahmin eder, yıldırımın keskinliğinden çürüyen bedenin bir zamanlar tuttuğu gücünü anlarlardı. Eğer uzaklardan bir köyden sönmeye yüz tutmuş bir duman geliyorsa birbirine girmiş hayatların deliliğinden saklanırlardı. Bir yaşama sığmayan hayatların darbesini yaşanacak onlarca hayatın ihtimaline bölüştürürlerdi.
Ancak bunlar büyünün kadim günlerdeki hediyeleri, varoluşa katılma biçimiydi. Büyü ve büyünün nefesinden doğanlar diyarın topraklarında solmaya başladığında ölülerin lisanı da unutuldu. Ölülerin hikayeleri yalnızca yaşarlarken anlatılmaya başlandı, okyanusta kaybolanların hikayeleri dahi tek bir kelimeden ibaretken tüm diyarda dolaştı.
Ta ki yeryüzünün payına düşen büyünün en inatçı damlası, bir lanet, okyanusun kıyılarına mühürlenip kök salana dek. Dalgaların mağlubiyetinin mutlak bir kanıtı.
O zamanlarda lanetlerin nasıl işlendiği yalnızca hikayelerden ve düşlerden ibaretti; son lanet dokunalı yüzyıllar geçmişti. Öyle ki, iplikleri artık yeryüzünde barınmıyor, onları hayata geçiren lisanlar konuşulmuyordu. Ancak lanetin zanaatkarları unutulmuyor; lanet, yeryüzüne pençelerini geçirdikçe adları dehşet ve küfürle anılıyordu. Okyanusun kıyısında, deniz canavarlarını binlerce yıllık uykusundan uyandıran mührü işleyen eller, uyanan ilk canavarın çığlığını duyduğunda onun ilk kurbanı olarak hayatını okyanusta sonlandırmış; lanetin kaldırılması için kıyı insanlarını ve kadim deniz halklarının son temsilcilerini kendisine muhtaç etmişti. Yüzyıllar süren uyanış deniz halkını yok etmiş ve kıyı krallıklarının bağlantısını diyardan ayırmıştı. İnsanlığın okyanusu aşma çabası yıkımla karşılanmış, her yıkım bir öncekinden daha büyük kayıplarla sonuçlanmış ve krallıklar, çaresizliğin ağırlığını kaldıramayarak mutlak bir kaos içinde parçalanmaya başlamıştı.
Büyüyü dünyada tutmanın bedeli suların derinliklerinden beslenen bir cehennem taklidiydi.
Çaresizlik, insanoğlunu katiline muhtaç etmiş ve eski gelenekler umudu temsil etmeye başlamıştı. Yıllarca büyücüye mezar olan okyanusu izlemişler, dalgaların ve gökyüzünün sözlerini dinlemeye başlamışlar ve kaybolan lisanların tercümanlarını yeniden külde, çorak topraklarda ve kapalı göklerde aramışlardı.
Büyücüyü, son büyüyü dünyaya kazıyanı, fırtınada bulmuşlardı. Zamanlarını fırtınadan bir işaret, bir kurtuluş bekleyerek geçirmiş ve nesillerini yıldırım lisanıyla büyütmüşlerdi. Göklere haber göndermeleri için insanlarını okyanusta boğmuş, yıkımlarında yiten her bir canı ateşle uğurlamış ve en güçlü kahramanlarını tekrar onlara dönebilsinler diye kayadan mezarlara hapsetmişlerdi. Çaresizlik ve öfkeyle harmanlanmış umut, yaşayanlar ve ölülerin ortak dili olarak kabul görmüştü.
Ve bir gün, açık gökyüzünden okyanusa bir yıldırım düştüğünde beklenilen haber tüm diyarda sessizlikle karşılandı. Büyücü geri dönmüştü ancak insanların heba edilecek bir damla nefesi kalmamıştı.