“Dünya, ebedi olduklarına inanan imparatorlukların harabeleriyle doludur.”
-Camille Paglia
Güç, insanda büyüdükçe beraberinde birçok zaman hırsı da getirir. Kendini beğenmişlik, kibir ve açgözlülük ise bu iki komutanın yanında yürüyen yaverler gibidir. Eğer bu birliğe bir isim konacak olsaydı, belki de adı Çöküş Ordusu olurdu. Çünkü ne şans, ne kader ne de evren, maksadını aşan hiçbir hırsı cezasız bırakmaz. Breaking Bad’in yaratıcıları, Walter White’ın hikayesini yazarken, bu kavramlardan ve arkasında yatan duygulardan bol bol ilham almış olacak ki; dizideki olayların ve başroldeki karakterimizin çöküş noktasına Ozymandias isimli çarpıcı şiiri yerleştirmişler. Her ne kadar fragmanda şiir okunsa da; sadece diziyi izleyerek bu şiiri, şiirin yazıldığı motivasyonu ve şairin hissetiklerini deneyimlemek mümkün. Bugün, önce Percy Bysshe Shelley’nin perspektifine, sonrasında ise bu perspektifin evrenselliğini ve sinemaya yerleşimine derinlemesine bakacağız.
Amerikalı edebiyat eleştirmeni Harold Bloom’un “Mükemmel bir zanaatkar, rakipsiz bir lirik şair ve şiir yazan en gelişmiş şüpheci zekalardan biri.” olarak tanımladığı Percy Bysshe Shelley, bir parlamento üyesinin oğlu olarak 1792 yılında doğdu. Varlıklı bir aileden gelen, erken çocukluğunu mutlu geçirse de okul hayatı boyunca zorbalığa maruz kalan ve otoriteye karşı derin düşmanlıklar besleyen Shelley, akranları tarafından “Deli Shelley” olarak anıldı. Oxford Üniversitesi’nde eğitim görürken siyasi ve Hristiyanlık karşıtı görüşlerini radikalleştiren Shelley, aynı yıllarda tüm üst düzey öğretim üyelerine ve psikoposlara “Ateizmin Gerekliliği” isimli kitabını gönderdikten sonra Oxford’dan atıldı. Shelley’in 29 yıllık hayatının kalanı; otorite ve hükümetlerden kaçarak, hastalıklarla boğuşarak, ve edebiyat yoluyla ters giden her şeye meydan okuyarak geçti.
Yazımıza konu olan o meşhur şiir, Mısır’dan gelen ve tüm Avrupa’da söylentiler yaratan “Younger Memnon” isimli bir baş ve gövde fragmanı -bütün bir eserin kırılmış veya kopmuş parçası- ile şekillendi. Bu eser hakkında arkadaşıyla birer şiir yazmak için iddiaya giren Shelley; şiirini kurgularken yaşadığı, gördüğü ve hissettiği her olayı konseptleştirdi. Şiir, metinsel bir yargıdan ziyade toplumun eski heykel parçalarının etrafındaki beklentisi ve umudu ile insanoğlunun güce dair hayallerinin çöküşünün bir birleşimiydi.
Şiirin çevirisi -her ne kadar şiirler kültürleri ve fonetikleriyle anlamlarını güçlendiriyor olsa da- şu şekildedir:
Bir gezgini gördüm, eski bir ülkeden gelmişti;
Dedi ki: “Çölde iki dev taş bacak duruyor
Gövdesi yok. Yakınında, kumlara gömülmüş,
Yarısı batmış bir yüz: çatık kaşlı,
Burun kıvrımında alaycı bir kibir,
Ve o soğuk buyruğun dudak kıvrımı
Heykeltıraş iyi okumuş bu tutkuları,
Hâlâ yaşıyor onlar, cansız taşa kazınmış:
Hem o eliyle alay eden, hem o kalbiyle besleyen.
Kaidesinde şu sözler yazılı:
‘Ben Ozymandias’ım, Kralların Kralıyım;
Bakın eserlerime, ey kudretliler, ve umutsuzluğa kapılın!’
Geride hiçbir şey kalmamış. Yıkıntının çevresinde
Uçsuz bucaksız, bomboş bir manzara
Yalnız ve düz kumlar sonsuza dek uzanıyor.
Shelley, çölde yıkılmış birkaç heykel parçasında insan gururunun sonunu gördü. Aradan 200 yıl geçti, ama Shelley’yi bu şiiri yazmaya iten gerçekler değişmedi. İki asırın ardından yazılan Breaking Bad’de, tıpkı şiirde olduğu gibi çöl, gururun mezarıydı. Walter White’ın ailesine ufak bir miras bırakmak için girdiği bu yol, hırsının ve tamamlanmamışlığının verdiği kibirle birlikte değer verdiği her şeyin yattığı kumlarla örtülmüş bir mezara dönüştü.
Breaking Bad’in yaratmaya çalıştığı alegorinin derinlerine biraz daha inersek, evrensel gerçekler yüzümüze kumların içinden çıkarak çarptığını görürüz. Dizinin yaratıcısı Vince Gilligan, ölümsüz karakteri Walter hakkında: “Fazlasıyla kırılgan olan egosu yaralandığında, gururun etkisiyle çok yanlış kararlar veriyor.” diyor. Gerçekten de Walter White’ın hikayesine baktığımızda, geçmişte verdiği ve aşamadığı kararların kendisine sahte bir güç arzusu bahşettiğini görüyoruz.
Gençken arkadaşlarıyla kurduğu firmadan yok denecek bir miktar para alıp hisselerini satarak ayrılmış, sonrasında arkadaşlarının bu girişimi (Gray Matter Technologies) milyarlarca dolarlık bir şirket haline getirmesi ve Walter’ın ise çok yetenekli bir kimyager olmasına rağmen sadece bir lise öğretmeni olarak kalması, dizinin arka planını ve Walter’ın yarım kalmışlığını bize anlatır. Üstelik Walter’ın sadece girişimini değil, şirketin kurucularından Gretchen Schwartz’u da diğer ortak olan Elliott’a kaptırması, aslında geçmişte alınan büyük bir yenilgidir. Walter, Gretchen’ın zengin ailesi karşısında küçük hissetmiş, bu his ayrılığa kadar gitmiş ve neticede Gretchen, Elliott ile evlenerek şirketi bir aile şirketine dönüştürmüştür. Aslında dizinin yarattığı bu arka plan, Walter’ın egosunun o zaman da kırılgan olduğu ve aşkını, arkadaşlığını ve ortaklıklarını sabote etmeye fazlasıyla meyilli olduğunu bize anlatır.
Başlangıçta, ilk sezonda ailesine para bırakmak için uyuşturucu üretme ve satma işini yürütmeyi zor da olsa kabul eden bir Walter White görürüz. Ancak dizinin yaratıcısına göre aslında aile asla ilk sebep olmamıştır. Başından beri Walter, bir işi iyi yapmakta ve ilk kez yarım kalan kendini gerçekleştirme, iz bırakma fırsatlarıyla gözünü karartmaktadır. Bu gerçek, dizinin başlangıçta bizi aile kavramı ile yanıltmasına rağmen her fırsatta yüzümüze çarpılır ve gittikçe kontrolden çıkan kimyagerimiz son sezonda bunu eşine itiraf edene kadar defalarca kez yinelenir. Walter’ın kazanmak için her şeyi yapması, makyavelist bir güdüyle kendine reva gördüğü her şey, aslında aileye verilen önem maskesinin altında yatan çirkin bir kibir ve delik deşik bir gururdur.
İşte Ozymandias kavramı, dizide tam da burada yatmaktadır. 5. Sezonda Hank’in Walter’ı yakalamak uğruna ölmesi, Walter’ın tüm bu aile maskesini düşürmektedir. Aile, artık ölmüştür. Walter’ın gururuna kurban giden yakını, aslında ana karakterimizin 5 sezondur kendisine ve seyirciye söylemeye çalıştığı yalanın son noktasıdır. Yıkılan imparatorluğuyla başbaşa kalan Ozymandias, artık sadece bir heykelden ibarettir. Yıkıntının çevresinde, uçsuz, bucaksız ve bomboş bir manzaradan başka hiçbir şey yoktur. Çölde kurulan bu imparatorluk, çölde son bulmuş; beraberinde getirdiği güç, eşsizlik ve paradan geriye sadece harabeler kalmıştır.