Ruhun Çatlağından Sızan Sesler

Her şeyin içi boşalıyor sonunda.
Zamanın, sözlerin, umut denilen o yorgun putun bile.
İnsan bir noktadan sonra inanmıyor artık; ne başa, ne sona.
Sadece akıyor; kimsesiz bir nehir gibi, nereye vardığını bilmeden.
Kendinden geçmekle kendine dönmek arasında kalıyor her şey.

Derler ki; insan son nefesini verirken gözlerini kapatmayı unutursa, ruhu ikiye ayrılır. Gözbebekleri iki aynaya dönüşür o anda; biri ışığın yüzünü saklar, diğeri ise gölgenin suretini. O gözlerde iki âlemin çizgisi sonsuza dek donup kalır.

Soğuk bir kış gecesinde, bu kadim söylence yeniden hayat bulmuştu. Rüzgâr, pencerelere unutulmuş bir ilahi gibi çarpıyor; dışarıda kar, sessizliğin üzerine bembeyaz kefenlerini seriyordu.

Zaman, eski bir motelin rutubetli duvarlarında soluğunu tutmuş; titrek bir mumun solgun alevi, odadaki havayı uzun süren bir rüyanın sonu gibi ağırlaşıyordu.

Adamın kalbi, saatlerle birlikte yavaşlıyor; damarlarında yankılanan o ince uğultu, usulca evrenin nabzına karışıyordu.

Çatlamış dudaklarının kenarında yarım kalmış bir dua
Ve son nefesinin uçurumunda adam,
O buz mavisi gözlerini kapatmayı unutmuştu.
Böylece yarıldı öz çeperi ruhunun;
Biri yükselirken bucaksız göğe,
Diğeri yedinci katmanına yutuldu toprağın.

“Ben”lerinin çözülmesi ızdırabıyla,
Işıktan olan, körleşti kendi parlaklığında;
Diğeri, kırık aynaların gölgesinde çoğaldı.
Ve her parçalanmış bahtsız ruh gibi,

Onlar da yazdı,
yazdı,
ve yazdı.

Birinci Mektup – Aşağıdan

Orada mısın?
Zaman burada bir çukur gibi; ne düşüyor, ne doluyor. Geceler birbirine karışıyor, sabahlarımın örtüsü kapkara. Işığın bile tadı değişti artık, dokunduğum her şeyin üstünde soğumuş bir metal kokusu…

Sana yazıyorum, başka bir dilim kalmadı. Susmanın ağırlığı, bu uğursuz yığıntılardan daha baskın.
Burada kelimeler kırılgan;
Her harf biraz daha eksiltiyor beni.
Hissediyorum ruhuma atılan kesikleri.
Ama yine de yazıyorum işte!
Belki bu satırların arasında bir yerlerden
Gölgen üzerime düşer diye.

Bu varoluş, yörüngesiz bir ızdırap sadece
Ne doğmak mümkün, ne de ölmek.
Yaratım sancıları işliyor özüme,
Birer birer.
Ve şimdiden çok yorgun kuruyan kalbim,
Özenir oldum sonsuz ateşten bir müebbete.
Sahi! Nerede bana vadedilen zebanilerim?

Eğer bir melek uçurursa bu sözleri sana, bil ki ben işte tam olarak buradayım. Kelimelerin arkasında, hiçliğin ortasında ve her esintide savrulan bir benlik kırıntısı olarak.

Bekliyorum,
bekliyorum,
ve bekliyorum…

İkinci Mektup – Yukarıdan

Diğer yarıma; gölgelerde kaybolan,

Elmastan bir kütüphanenin akışkan merdivenlerinde sürükleniyorum. Ebedi bir bilgelik koridoru, sessiz ve ılık. Işıktan şarapları tadıyorum bazen; tüm evrenin üzümleri mükemmel bir harmonide. Belki de fazla kusursuz, bilemiyorum.

Bazen seni parçalar halinde görebiliyorum. Soğuk bir esintinin akıntısında, huzursuzluğunun yankıları ulaşıyor bana. Seninle üşüyorum.
Ve merak ediyorum; yakıcı sessizliği sen de hissediyor musun benim gibi?
Tam burada, zaman:
kokusunu alabildiğim bir melodi.
Göğün ve toprağın sınırı ise hep bulanık.
Daima kuzeye düşen bir yıldız görüyorum,
Kristal tadında ve beyazı elmastan.
Buradaki tüm “kutsanmış” ruhlar,
Sadece ritmik bir salınımda,
Asılı kalmış.
Silik ve gayesiz.
Ve bazen,
Zihnimde tekinsiz bir düşünce yankı/lanı/yor:
Sonsuz dinginliğin dayanılmaz çilesi
Neden bu kadar sessiz?

Üçüncü Mektup – Aşağıdan

Donmuş bir vadinin ortasında, çığlıklarım yere düşüp kırılıyor her defasında. Umarsızca bir başka lanetlenmişi daha arıyorum. Fakat sonunda bulduğum tek şey, iliklerime kadar “ben”.

Ve şimdi kırık aynalardan bir labirentte yürüyorum. Her yansımada daha da boşalıyor içim.

Kabuklanıyorum.

Fısıltılar asla bitmiyor. Olamayışlarımın ninnisini mırıldanıyorlar her dönencede. Aklımı kemiren bu farelere de mahcubum, boş zihin çemberimde onları hep aç bırakıyorum.

Ve ben,
Mutlak bir karanlığa bile hasretim.
Bir şahinin çığlığı değil bu.
Ben ve alev alev yanan çelikten taburelerim.
Kırık bir saksıda büyüttüğüm Nergis !
Köklerini savurduğu gün
Küle dönmüş şelaleden

Mümkünse tekrar ölebilirim.
Rüzgarın sessizliğe karıştığı bir boşlukta,
Işığını görür gibiyim,
Parçalanmış ruhumun masum tarafı,
Buluttan bir köprüde yürüyen sen…
Belki de her düş,
Bir dönüşün habercisidir,
Ve her karanlık,
Bir şafak fısıltısına gebe,

Yalancı bir ruhun lanetidir.

Tanrım! En azından kabuslarımı geri verin.

Dördüncü Mektup – Yukarıdan

Yüksek bir tepeden attığım çığlık çarptıkça zümrütten kayalara, her yankı senin sesine benziyor. Yakuta dönmüş kirpiklerimden elmaslar akıyor semaya, aktıkça akıyor… Kristal sarmaşıklardan şelaleler sana yaklaşıyor ve ayak uçlarında da bir kevser. Her damlası bir dua, bana dokunamadan buharlaşıyor. Sonsuz dinginliğin yüzü, bana yasak burada.

Susuzluğumun dinmediği bu diyarda mahkûmum.
Altın oluklardan akan şerbet,
Kafi gelmiyor,
Sindiremiyorum.
Yemin ederim, bir yudumunu dahi tadamadım.
Nur’a bulanmış her zerremle
Senden bir damla daha eksiliyorum.

Ve anlıyorum artık,
Külfetmiş parçalanmış yaşamak.

İtiraf - Taşıyıcıdan

Vicdan ve sıfatım arasında dönüp duran bütün bu girdaplar…
Her kararın ardından soyulan kanatlarım.
Mahcubum her bir zerreme;
Ben kazananı olmayan bir oyun oynadım.

Ne yukarıdayım, ne aşağıda.
Kelimelerin taşıyıcısıyım, iki sessizlik arasında;
Göğe varmayan, toprağa sığmayan.
Çoktan unutulan bir vazifenin,
Uğuldayan elçisiyim arafta.

Acı çekmek bir hayli güç,
Sırtımda parçalanmış ruhların mektupları.
Her tanesi, bir başka feryadın yankısı,
Ve ben ne bir seslenişim, ne de onların kurtarıcısı.

Bu diyar acımasız,
Belki de biraz bencil.
Arafta dolanan ruhum,
Nihai oyunun bir parçası.

Yaktığım ilk mektup değil,
Kalemsiz, sahibinden habersiz.
Ağlamanın yasak olduğu bu dipsiz vadide
Cebimde sayısız mektuplarım,
Kül nehirlerinde yitip gidiyorum.

O son kelime dökülene dek,
Ufak bir his kırıntısı için,
Kayıp ruhların dizelerini çalıyorum.

Derler ki; insan son nefesini verirken gözlerini kapatmayı unutursa, ruhu ikiye ayrılır. Gözbebekleri iki aynaya dönüşür o anda; biri ışığın yüzünü saklar, diğeri ise gölgenin suretini. Bu iki parça, evrenin ıssız boşluklarında birbirini çağırır durur; hiç ulaşmayan mektuplarının sağır edici satırları arasında.

Böylece yarıldı öz çeperi ruhunun; Biri yükselirken bucaksız göğe, Diğeri yedinci katmanına yutuldu toprağın. “Ben”lerinin çözülmesi ızdırabıyla, Işıktan olan, körleşti kendi parlaklığında; Diğeri, kırık aynaların gölgesinde çoğaldı. Ve her parçalanmış bahtsız ruh gibi, Onlar da yazdı, yazdı, ve yazdı.
yazı:
Furkan Demirbaş, Sinem Özel
grafik:
Feyza Güler
çizim:
Cansu Damat
favorile

eser galerisi.

Ruhun Çatlağından Sızan Sesler

yazı:
Furkan Demirbaş, Sinem Özel
grafik:
Feyza Güler
çizim:
Cansu Damat

01 / 04

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol