Tayfun

Neredeyse boyum kadar uzun ahşap CD rafındaki en yeni müzik albümüne bakılırsa ev, 2000 yılının haziran ayında zamanda donmuştu. Tozlu ve rutubetli kokusu, loş ışıkları, dalgalı ve gıcırtılı ahşap zeminiyle öylece dokunulmadan kalakalmıştı. Birden Tayfun hakkında psikolojik çıkarımlar yaptığımı, onu böylesine geçmişte tutan travmaların neler olduğunu bulmaya çalıştığımı fark edip kendimi durdurdum. Odayı bir nebze havalandırmak adına, uyuyacağım yatağın yanındaki pencereyi açıp arasına kapanmasın diye küçük bir kırlent koydum. Pencereyi açtığımı gören Tayfun, "Aman, kapıyı kapalı tut kardo. Kedolar kaçmasın!" dedi. Kediler -veya rutubet, veya toz bilmiyorum artık her neyse- alerji yaptığı için zaten kapıyı açık tutmayı düşünmüyordum. "Merak etme oğlum, bizim de kedimiz vardı herhalde." dedim gülümseyerek. Alerji hapımı, takviyelerimi ve diğer ilaçları koca bir şişe suyla içerken, sigara dumanını üflediği küçücük pencere arasından kedilerin nasıl kaçmaya çalıştığını anlatıyordu. "Aslında sineklik yaptıracağım da bir fırsatı olmadı, erteliyorum hep." dedi. Yeni serdiği çarşaflar ve yastık için teşekkür edip, çıkarken ışığı kapatmasını rica ettim.

Sabah kalktım, elimi yüzümü yıkayıp aşağı kata indim, baktım kahvaltı hazırlamış. "Gel abi gel, sucuklar soğumadan bas ekmeği tavaya." dedi. Şaşkınlıkla masaya bakarak, "Oğlum n'aptın?" dedim. Beş kişilik köy kahvaltısı serpmiş maşallah. "Nasıl yiyeceğiz la bunu ikimiz?" dedim. "Yeriz yeriz. Yanında çayla gömersin şimdi hepsini. Zaten bir deri bir kemik kalmışsın anasını satayım. Yedireceğim seni bugün!" dedi ve eliyle beni masaya davet etti. Bu denli zengin bir kahvaltıya davet edilmeyeli ne kadar zaman olmuştu, hatırlayamadım. Cızırdayan sucuklarla göz göze gelince gözlerim doldu ama Tayfun'a çaktırmak istemedim. Şimdi sucuklara bakıp ağlayan adam diye dalga geçerdi benimle. "Çay vereyim mi önden?" diye sordu. Elimi ona sallayarak, "Ver hadi lan!" dedim. Diyetim bugünlük de darmadağın olsun istedim. Ve işin beklemediğim yanı, kendimi aşan bir iştahla ne varsa yedim -ki gluten yemeyen ben, üç simit indirdim mideye.

Kahvaltı masasını bomba atılmış gibi öylece bırakıp terasa çıktık, çayımızı da alıp ayaklarımızın altındaki beton tarlası şehri izlemeye koyulduk. Uzaklarda uçsuz bucaksız Karadeniz, ardından bir santimetre kalınlığında sahil şeridi, sonrasında da kilometrelerce uzanan, tüm tepeleri ve dağları kaplayan çimento bitki örtüsü. "Bu ne oğlum ya..." dedim istemsizce. Elindeki sigarayı kül tablasına basıp yeniden paketine uzandı, "Senin zamanında şurası, Atakent'ten sonrası yoktu; oralar hep tarlaydı üniversiteye kadar, hatırlıyor musun?" dedi eliyle bir yerleri gösterirken. İlk önce eline, sonra suratına baktım. "Çok içiyorsun." dedim. "Hatta çok da değil, abartı içiyorsun! Öğlene paket mi biter lan?" diye çıkıştım şakayla karışık. "Hay senin ebeni..." dercesine suratıma bakıyordu. Paketten ağır ağır bir dal çekti, dudaklarının kenarına koydu ve gözlerimin içine baka baka yaktı. "Çok romantik bir bakışma oldu." dedim gülüşürken. Şaka bir yana, endişe verici bir miktardı içtiği.

- Oğlum cidden bak. Bir sıkıntın mı var? Bu denli içmiyordun, o yüzden diyorum. Anlat varsa bir derdin.
- Çok boşluğa düştüm ya. Onca yılın ardından İstanbul'u bırakıp memlekete dönünce daha huzurlu olurum sanıyordum. Yalan yok, oldum da! Asgariden hallice bir iş buldum, kira vermiyorum, kedolarla takılıyorum. Aslında bir sıkıntım da yokmuş lan!
- Yok yok anladım ben seni. Hep konuştuğumuz konu: Hamster çarkında koşmaca, sadece hayatta kalmak için çalışmaca temalı sohbetlerimiz, değil mi?
- Öyle. Elimden hiçbir şey de gelmiyor, bi' bok değiştirebildiğim yok. Anca sigaraya, oyuna, alkole sardım. Oğlum dün oyunu aynı gün içinde 3 kere silip yükledim, iki kere de sigarayı bıraktım! Saçma sapan kısır bir döngüdeyim.
- Yine aynı oyun mu?
- He ya. Yeni karakter açıp açıp kasıyorum boş boş. Sonra siliyorum 1 ay sonra.
- Hiç sonunu gördün mü oyunun? Neydi bi' kral mı vardı 40 kişi toplanıp öldüremediğiniz.
- Görmedim vallaha. Oraya gelmeden sıkılıp oyunu siliyorum zaten. Sonra yine canım çekiyor, bi dopamin krizine giriyorum. Ya ne bileyim, çocukluğuma uzanan bi' çeşit konfor alanı işte içinden çıkamadığım.
- Bak, samimiyetle bir şey soracağım. Eğer ölümsüz olsaydın, şu oyunu yine oynar mıydın?
- Oynardım herhalde ya ama sonsuza kadar değil. Tüm görevleri bitirip, göreceğim her şeyi görüp oyunu siler, önüme bakardım.
- Peki tam tersine, haftaya öleceğini bilsen, yine oyn...
- Bilgisayarı saniyesinde pencereden aşağı atardım. Umurumda bile olmaz.
- E oğlum bu cevaplar sana bir şeyler anlatmıyor mu işte? Oyna oyununu, sıkıldığın noktada devam etme, sonra yine gel kaldığın yerden devam et canın istediğinde. Bitir bitiriyorsan artık her neyse o son canavar mı kral mı, sonra çek git, yaşamana bak. Oyuna harcadığın vakte, sigaraya migaraya harcadığın nakde yazık!
- Oha! Ne güzel oldu öyle kafiyeli mafiyeli. 'Oyuna harcadığın vakte, sigaraya harcadığın nakde yazık!' Dövme yaptır bunu. Kalıcı olsun.
- Dalga geçme. Çok yeteneklisin oğlum! İnanılmaz bir potansiyelin vardı. Hala var! İşten dönünce her gün azıcık, minnacık düzenli nakit ve vakit harcasan... Al fotoğraf makineni, gez sokaklarda ara ara. Çok üzülüyorum senin bu potansiyelini harcamana.
- O işler öyle olmuyor işte abi.
- Nasıl oluyor lan, nasıl? Sekiz yıldır hep aynı şeyi söylüyorsun!

Birden geldi. Kendimi tutamadım, aniden ağlamaya başladım. Herhalde hiç ağlamadığım için, çoktandır içimde tuttuğum için böyle patlarcasına gelmişti. Sandalyede önüme eğilip, yüzümü kapatıp hüngür hüngür ağlamaya başladım. Elini omzuma koyup, "Ne yaptın abi? Tamam lan, tamam! Söz sana yarın başlıyorum dediklerine." dedi. Sırtımı sıvazlıyor, şaşırmış bir şekilde beni telkin etmeye çalışıyordu. "Keyfim yerinde, yerinde! O kadar da değil, tamam. Ne yaptın, dağıttın beni de." derken o da burnunu çekiyordu. İçeri gitti, havlu peçete getirdi. Ağzımı yüzümü sildim. "Tamam tamam, kendime geldim." derken bana dönük endişeli bakışlarını yakaladım. "İyi misin?" diye sordu. Birkaç saniye bakıştık orada. Nasıl söyleyeceğimi bilemediğim için pat diye söylemeye karar verdim. Hani, "İyiyim iyiyim." desem, sonra da konuya girsem saçma sapan olacaktı. "Tayfun..." dedim, yere çevirdim bakışlarımı. Derin bir nefes alıp yeniden ona döndüm, "Yalan yok, iyi değilim ben ya. Son seviye pankreas kanseriyim." diye tek nefeste cevap verdim. "Ne? Yapma! Hadi lan! Şaka yapılmaz oğlum bak böyle şeylerle." dedi, ellerini başının üzerine koyup benden açıklama beklemeye koyuldu. Sesim çatlarken, "Ben buraya herkesi son bir defa görmeye geldim. Şaka maka yapmıyorum." dedim. Buz gibi birbirimize bakışıyorduk sessizce. Aniden, "Şaka lan şaka!" diye kahkaha atıp omzuna vurmak geldi içimden ama sonradan tekrardan gerçeği açıklayarak iki defa üzmek istemedim; devam ettim. "Gürkan'la konuşuyorum kaç haftadır. Biliyorsun onkolog. Kemoterapiyi sorunca, bana 'Kardo... Sen bilirsin.' dedi. Biliyorsun adam hiçbir şeyin peşini bırakmaz öyle kolay kolay. 'Sen bilirsin.' dediği an bitti benim için. Anladım durumu." Kül tablasının kenarındaki sigaraya uzandı ama vazgeçti, geri sandalyeye yaslandı, sonra öne doğru eğildi. Ben ne olduğunu anlamadan boynuma atıldı ve ağlamaya başladı. O ağladıkça ben de ağladım. Trajikomik bir sahneydi. Daha önce ne gerçek hayatta, ne de filmlerde birbirine sarılıp ağlayan adamlar görmemiş olduğumu fark ettim. "Keşke her şeyi içimize atacağımıza daha çok sarılıp ağlaşsaymışız." diye düşündüm, iyi geldi çünkü. Geriye çekildi, yanındaki havlu peçeteye uzanıp kendine birkaç yaprak kopardı ve yüzünü gözünü sildi.

- Ben de sana gelmiş burada işten güçten bahsedip, keyfim yerindeyken artistlik yapıyorum.
- Herkesin derdi kendine. Olsun.
- Olsun olur mu lan? Kanserim diyorsun! Niye söylemedin abi? Ne zamandır var bu?
- Ya, bu böyle sinsi ilerliyormuş anasını satayım. Çok olmadı. İştahsızlıktı, bel ve sırt ağrılarıydı derken meğersem içten içe ilerleyip diğer organlara sıçrıyormuş. Semptomlar yıllardır bende hep olan şeylerdi, ne bileyim.
- Yani... Bu böyle sorulmaz da... Kesin mi yani şey olacağı?
- Çook yüksek ihtimal ya. İnan bana bir gram şans olsa, Gürkan peşini bırakmazdı. Birkaç ayım daha var herhalde. Şu an sağlıklı gibi hissediyorum aslında.
- Oğlum ciddi olamazsın ya. İnanamıyorum hala.
- Ben de. Aynaya bakarken, karşımdaki kişinin, benliğin, vücudun birkaç ay içinde yok olacağına ben de hiç inanamıyorum. Çok garip bir şeymiş bunu bilmek.

Sigarası sönmüştü. Ona dokunmadan, paketten bir yenisini çıkarıp yaktı. "Lan bana bak..." dedim. "Beni her hatırladığında şu zıkkımı bırakmak ve fotoğrafçılığa devam etmek aklına gelsin." Ağzının kenarında sigara, gözünden akan iki damla yaşla beni seyrediyordu. "Seni mi kıracağım?" dedi ve sigarayı küllüğe bastı. Paketi de damdan aşağı, diğer binanın çatısına fırlattı. "Bıraktım." Ayağa kalkıp içeri gitti ve birkaç dakika sonra fotoğraf makinesiyle birlikte döndü. Karşıma oturup ekranında bir şeylere basmaya, ayarlarını kurcalamaya başladı.

Dönüp damda, iki kiremit arasına sıkışmış sigara paketine baktım. Her gün, her sabah Tayfun'un kalkıp, yatak odasının perdelerini açtığı zaman o sigara paketiyle göz göze geldiğini hayal ettim. Cenazeme geldiğini, ağladığını, eve döndüğünü ve sigara içmemek için kendini zor tuttuğunu canlandırdım kafamda. İlk başlarda o sıkışmış sigara paketini görünce belki gözleri dolacaktı, belki derin bir iç çekecek, kafasının güzel olduğu akşamlar ağlayacaktı. Pazartesi sabahı işe kalkacak, kapalı ve yağmurlu havada küfrederek işe gidecekti. Güzel, parçalı bulutlu ve ılık bir cumartesi öğleni işten eve dönecek, kedilerini besleyecek ve kanepeye uzanıp rahatlayacaktı. Gökyüzü yine mavi olacak, ekonomi her zamanki gibi kötüye gidecek, Akdeniz'de dağlarda yürüyüş yapan birileri, gövdesi geniş bir zeytin ağacının yanından geçerken "Acaba kaç yaşındadır?" diye soracaktı. Tayfun, sıkıcı bir çarşamba sabahı uyanacak, sağanak yağmurların ve fırtınanın en sonunda alıp götürdüğü sigara paketinin artık orada olmadığını gördüğü zaman içinin sızladığını fark edecekti. İlk birkaç hafta ara ara gözü oraya kayacak, sonra belki bir gün aklına hiç gelmeyecekti. Yine bir cumartesi öğleni eve gelecek, sıcak bir duş alıp en güzel kıyafetlerini giyip, saçını jöleleyip dışarı çıkacaktı. Çünkü yeni tanıştığı kız arkadaşı, onu sahilde buluşacakları alışveriş merkezinin önünde bekliyor olacaktı. Yeni öğütülmüş kahve çekirdeklerinin kokusunu içlerine çekecek, yulaf sütlü filtre kahvelerini sipariş edecek ve birlikte sahilde huzurlu bir yürüyüş yapacaklardı. Arada gelip martılar onları taciz edecek, bir banka oturup gökyüzüyle Karadeniz'in buluştuğu ufku izleyeceklerdi. Ve tüm bunlar olurken, ben var olmayacaktım.

"Gülümse bakayım." dedi, makineyi bana çevirdi. "Dur lan gözümü sileyim." dedim ve havlu peçeteye uzandım. Beni dinlemedi, çekmeye başladı. Kendimi toparlayıp gülümseyene dek deklanşöre basmaya devam etti. "Acaba..." diye düşündüm. "Bu karelerden hangisini seçip de çıkarttırıp buzdolabına yapıştıracaktı?"

Sanırım bilemeyeceğim.

Keşke her şeyi içimize atacağımıza daha çok sarılıp ağlaşsaymışız.
yazı:
Mert Gül
grafik:
Umut Keleş
favorile

eser galerisi.

Tayfun

yazı:
Mert Gül
grafik:
Umut Keleş

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol