Ouroboros: Sonsuzluğun Döngüsü

Kendi kendini yiyen, kendinden kendini doğuran
Ölümüyle doğan, ölmeyişiyle doyan yılan

Kızıl gök, alacakaranlığın aidiyetini sabaha bırakırken güneşin şafağında ruhunu teslim etmek istedi. Bu teslimiyet, göğe uzanan bir merdivenin ilk basamağında başladı. Yeminler ettiği kırmızı karnelyan taşının eteğinde, gök kubbeye gözlerini dikti. Nefsinin göğe yükselen arzusuyla güneşe uzun, sessiz yakarışlar bıraktı. İşte o gün, karnelyan taşının eteğinde güneşe tırmanmaya karar verdi. Bedeninin ağır gelen yüküne aldırış etmeden usulca göğe süzülmek, güneşe dokunmak istedi. Ateşini avuçlarının arasına almak için ruhunu ateşe verdi.

Ouroboros’un halkalar halinde kıvrılmış dev gövdesi, yeryüzüne aitti; toprağın döngüsüne, kadim öğretilerin bilgeliğine…Ruhu ise eski inanışların gizli saklı kaldığı gecelerin gölgesinde asılıydı. O gecelerden birinde, defalarca başladığı yere geri döndü -ama hiçbir dönüş, onu güneşe bir adım bile yaklaştırmadı. Göğe uzanan basamakların eşiğinde sonsuzluğa kucak açarken ilk kez düştüğünü sandı. Oysa düşmüyordu -yükseliyordu. Halkası açıldı. Bedeni uzadı. Ve sonsuzluk, Ouroboros’un acılı iniltilerinin arasında ilk kez kırıldı.

I. DÖNGÜ

‘Quod me nutrit me destruit.’
(Beni besleyen şey beni yok eder.)

Hissettiği acı, varoluşunun derinlerinde yankılanan bir titreşim gibiydi. Tahmin edebilir miydi derisinin altında dolaşan ince bir çatlağın, varlığına sismografik bir yıkım getirebileceğini?

Yükseldikçe çatlak genişledi. Pulları birer birer dökülmeye başladı. Her düşen parçada biraz daha hafifledi. Bedenini artık daha rahat hareket ettirebiliyordu. Usulca basamakları çıkmaya devam etti. Tahmin ettiğinden daha az sürede yorulacak oldu ki nefesi hızlanmaya başladı. Nefesi hızlandıkça yukarı çıktığını sandı. Oysa her nefes, içinden bir parçayı daha koparıyordu. Pullar artık düşmüyordu, kendiliğinden kopuyordu. Bunu bir kayıp sanmadı. Bunu bir armağan sandı. Güneşe yaklaştıkça yanmak değil, arınmak istedi. Ve her arınışta
kendisinden biraz daha eksildi. Ama durmadı. Çünkü artık biliyordu; onu yukarı taşıyan şey, ondan kopardığı şeydi. Ve ilk kez fark etti: Tırmanan o değildi. Çözülen oydu. Onu besleyen şey onu yok eden olacaktı.

II. DÖNGÜ

‘Dolor ex desiderio oritur, timor ex desiderio oritur.’
(Arzudan doğar keder, arzudan doğar korku.)

Bedeninin savaşı, zihninde bir alabora yarattı. Arzularının kuklasına dönüştü. Çünkü her bir canlı biçare varlığını kanla, terle ve gözyaşıyla ilmek ilmek örerdi. Ama Ouroboros, hırçınlığının esintisinde, kazanmanın can alıcı tutkusuyla taze bir nakış gibi işledi. Kaderinin çaresizce düğüm düğüm olmuş nakışını, ince bir işçilikle bedeninde gezdirirken arzularına durmak yakıştı. Oysa Ouroboros’un hevesi o arzularının kıyısında, koca bir uçurumun son düzlüğünde korkularıyla bir salıncakta sallandı. Daha güçlü. Daha hızlı. Daha yukarı. Daha güçlü ittir! Kederiyle saklambaç oynadılar o salıncağın arkasında. Kimsecikler bulamasın onu istedi. Dünya denen yere saklandı. Gözlerini sıkıca yumdu. Kederden çaresizce kaçarken o dünyada kayboldu. Oysa uçurumun kıyısında salıncakta sallanmayı göze almış Ouroboros, dünyada korkusuna yenik düşmüştü. Neden? Bu korkuyu üzerine bir çarşaf gibi örtmüştü. Kim? Arzularından doğan kederiyle bir satranç masasına otururken, şah galibiyete körü körüne tutunmuşken, rakibine bir göz ucuyla bakmaya bile yeltenmemişti. mat Bu yüzden Ouroboros’un dünyası hepten uçurumun eşiğinden yuvarlanacaktı. Ouroboros, dünya denen yere saklanmamalıydı bile. Çünkü arzudan doğan keder, arzudan doğan korkuyu hapsetmişti bu dünyaya cehenneme.

III. DÖNGÜ

‘N’etaṃ mama, n’eso’ham asmi, na me so attā.’
(Bu benim değil, bu ben değilim, bu benim özüm değil.)

Güneşin can alıcı sıcaklığıyla bedeninin her bir hücresinin kavrulduğunu hissetti. Varlığının topyekûn duruşuyla her basamakta sendelerken, hissettiği acı daha da artıyordu. Acı, olmak ve olmamak arasında sendeleyen bir senfoninin son melodilerini de beraberinde sürüklüyordu. Son melodide basamakların artık yukarıya çıkmadığını fark etti. Acının tarifsizce yön değiştirmesiyle bir anlığına durdu. Durdu. Durdu. Ardından dişlerinin derisine saplandığını hissetti. Acı gecikmedi ama tanıdıktı. Dişlerinin kendi bedenine gömüldüğünü o an fark etti. Derisi yırtıldı, pulları parçalanarak yeryüzüne usulca döküldü. Sıcak bir tat ağzına doldu. Ama geri çekilmedi. Çünkü bu bir ziyafet değil, bir seremoniydi. Dişleri hırsla kapanırken dünya sustu. Döngü açıldı. Ve kan, tutkuyla döngünün içine aktı. Ve Ouroboros, ilk kez ilk kez ilk kez kendini yuttuğunu hissetti. Bu bir savaş değil, kendinle savaşamazsın. Zarlar yeniden dağıtıldı. Bu bir oyun değil, kendinle yarışamazsın. Ouroboros’un payına, yürüdüğü yollarda ziyan olmuş koca bir et parçası düştü. Her bir lokmayla birlikte küçüldü. Küçüldükçe ne açlık kaldı ne doyum. Sadece bir boşluk, kendi içine doğru kapanan. Ve o boşlukta, ilk kez hiçbir yere ait olmamanın arzusuyla, dilediğince kaybolmak istedi. İçinde yankılanan ‘bu benim değil, bu ben değilim, bu benim özüm değil’ yakarışlarına rağmen…

IV. DÖNGÜ

‘Omnia ad originem redeunt.’
(Her şey, kaynağına geri döner.)

Her şey, hiçbir şeye dönüşemeyecek kadar çaresizce akıyordu. Ne bir yol ne bir irade… Ouroboros artık saklanmak istemiyordu. Çünkü çoktan yanmayı seçmişti. Ateş, artık dışarıda değil, içindeydi. Ham bir tutku gibi sadece akmayı ve yakmayı bekliyordu. Ouroboros ise sadece yanmayı… Çünkü sonsuz olmak için, önce son olmak gerekiyordu. Ve sanma ki, Ouroboros tamamen bunun için yaşıyordu. O sadece içinde saf bir ölümü taşıyordu. O ölüm ne bir başlangıca aitti ne de bir sona. Ouroboros’a bile ait değildi.

Ait olduğu bir yer yoktu. Aramıyordu da. Çünkü artık varlık, bir yere ait olma fikrini bile unutmuştu. Sadece var olmakla ilgileniyordu. Başlangıcı olan, sonu olan… Ve bir gün, kendi kaynağına geri dönecek olan. Çünkü Ouroboros’un unuttuğu bir şey vardı: ‘Her şey, kaynağına geri döner.’ Ve bu yalnızca bir gün olmayı bekleyen bir an değil, döngünün ta kendisi olurdu. Ve Ouroboros, ilk kez döngünün içinde değil -döngünün kendisi olduğunu hissetti.

Kendi kendini yiyen artık aç değildir.
Kendinden doğan artık tek değildir.
Ölümüyle doğan artık yaşayan değildir.

Kendi kendini yiyen, kendinden kendini doğuran; ölümüyle doğan, ölmeyişiyle doyan yılan.
yazı:
Bilge Güler
çizim:
Taner Akay Çokhızlı
favorile

eser galerisi.

Ouroboros: Sonsuzluğun Döngüsü

yazı:
Bilge Güler
çizim:
Taner Akay Çokhızlı

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol