Aşırılığın Anatomisi

“Bir tutam eksiltmek, bir ömür çoğaltmaktır.”

Günümüzde tuhaf bir acele içindeyiz; her şeyin tanımı “daha çok”la başlıyor, “daha fazla”yla bitiyor. Duygularımız kabına sığmıyor, beklentilerimiz bitmek tükenmez listelere dönüşüyor, öfkemiz bile kocaman paketlerde saklanıyor. Bir anlığına durup düşünsek, o kadar koştuğumuz yerin aslında bir daire olduğunu, başlangıca geri döndüğümüzde anlıyoruz. İnsanı insan yapanın doz, kıvam ve tartı olduğunu unutuyoruz. Tam da bu yüzden, bir bardağı doldurur gibi dolduruyoruz içimizi: Önce serinlik veriyor su, sonra taşmaya başlıyor, sonra sadece masayı ıslatıyor.

Senden önce
yürüyecek bir yolum,
dileyecek tek bir dileğim yoktu.
Sen gelince gözlerimle gördüm,
kalbimde hissettim.
Günler geçince günler akıp gitmedi,
büyüttü gün gün sevgisini.
Gün geldi ne sen kaldın,
ne de içimdeki sevgi.

Göz görmeyince gönül katlanır derler; fazla sevgi ise âşığı usandırırmış. Birine, bir şeye, bir fikre, hatta kendimize bile aşırı tutkunun iliklerde yanan ateşi sonunda kül bırakır. Sevgi fazlası, sevgiyi tüketir. Öfke fazlası, öfkeyi köreltir. Hırs fazlası, hırsı boğar. Zira aynı ateş hem pişirir hem yakar; mesele ateşe ne kadar, ne süreyle, hangi mesafeden maruz kaldığımızdır.

Biz de hayatı, önü sonsuz uzanan bir açık büfe gibi yiyoruz; tabağımızdakiler tükenmeyecek sanıyoruz. Oysa iştahın da bir hâli var, tokluğun da. Aşırılık, iştahla aç gözlülüğü karıştırdığımız an doğuyor. Sabaha karşı telefon ekranına son bir bakış attığımızda, “bitmeyen kaydırma”nın içinde kaybolan saatlerimize bakın; hepsi çalınmış birer ziyafet masası gibi.

Ölçüsünü bilmediğin her iş, yolun sonunda gitmeyi bekler.

Yarına dediğin, yanında kalır.

Bu cümleler hem bireye hem topluma bir pusula gibi. İşe, aşka, tüketime, hırslarına ya da korkularına sınır çizemeyen insan aslında kendinden kaçıyor. Çünkü sınır çizmek, aynı zamanda “burada dur” diyebilme cesaretidir; “burada dur” diyebilmek de hayatta kalmanın en eski, en kadim kuralıdır.

Hayatımızı bir yemek gibi yiyoruz,
hiç tükenmeyecekmiş gibi.
Her gün açız yeni şeyler için,
ama dünyada doymayı unuttuk.

Dünya, bitmeyen tabaklar sunan bir sofra değil; toprak yorulur, zihin yorulur, kalp yorulur. Yorulduğunu kabul etmeyen ise bir süre sonra hiçbir tadı alamaz olur. Yorgunluk, aşırılığı fark edememenin ilk işaretidir. Bir sofrada doymanın güzelliği, tokluğun verdiği huzurdan gelir; sınırsız büfede gezinen midelerse her lokmada biraz daha duyarsızlaşır.

Ne gariptir ki modern çağ, “daha fazla bilgi, daha fazla iletişim” vaat ederken bizi esas olandan, bilgiyle kurulan içsel sükûnetten uzaklaştırıyor. Bir kitap bitirmenin derin hazzını, on saniyelik özet videolarla takas ediyoruz. Bir dost sohbetini, sonsuz mesajlaşma sekanslarıyla bölüp parçalıyoruz. Aşırı iletişim, iletişimin ruhunu boğuyor; tıpkı aşırı sevginin sevgiyi, aşırı öfkenin öfkeyi öldürdüğü gibi.

Oysa ölçü, sadelik, sınır dediğimiz kavramlar yasaklayıcı değil; aksine özgürleştirici. Günün bir saatini ekran kapatarak geçirmek, bir haftada bir gün hiçbir alışveriş sitesi açmamak, her akşam üç derin nefes boyunca sessiz kalmak… Bunlar küçücük sınırlar ama insanın içini kocaman bir ovaya çeviriyor. Ellerindeki bereketi görebilmek için önce ellerini boşaltmak gerekiyor. Nasıl ki toprak her yıl nadasa bırakıldığında dinleniyor, insan da kendini zaman zaman geri çektiğinde yenileniyor.

Fazlalıklarımızı fark etmek cesaret ister; çünkü fazlalıkların ardında sıkı sıkı tuttuğumuz korkular gizlidir. Bir gün sevgiden mahrum kalma korkusu, bizi sevgiyi yutar hâle getirir. Eksik kalma endişesi, bizi israfkâr yapar. Güçsüz görünme korkusu, bizi öfkeli kılar. Oysa en büyük güç, zamanında el freni çekebilmektir.

Senden önce bir çınar gölgesiydim,
köküm toprağa, dalım rüzgâra değdi.
Sen geldin, çınar deniz istedi,
kök sızladı, dal titredi.
Ve bir tek gölgesine sığındığımız ağaç,
susuzlukla devrildi.

Öyle ya; gölgesiyle yetinmeyen ağaç, kendi varlığına ihanet eder. İnsan da öyle: sahip olduğunun değerini, sahip olduğu kadar bilir; daha fazlasını isteyip daldıkça kökünü kurutur. Toplum da tek tek bireylerin aynasıdır. İnşasına ayırmadığımız sürenin acelesiyle, hep daha büyük binalar diker, fakat çoğu zaman içini dolduracak hikâyeyi inşa edemeyiz.

An gelir, hızla çekilmiş bir fotoğraf gibi silikleşir şehirler; tabelalar değişir, markalar değişir, fikirler bile bir sabah “trend”dir, akşama “eski”. Tüketime entegre olmuş fikir asap doldurmaz; çünkü sindirilmez, yutulur yutulmaz yenisi gelir. Bu hızlı trafik, zihinde çarpışmalar yaratır. Düşünce, duygudan önce frene basamaz olur. Tepkiler gürültülü ama kısa ömürlüydü zaten; gürültü bitince geriye yorgun bir sessizlik kalır.

Ölçüsüz hız, ölçüsüz istek ve ölçüsüz korkudan yontulmuş bu heykel, sonunda kinik bir seyirciye dönüşür: Ne alkışta tat bulur, ne de tenhalıkta huzur. Böylece aşırılığın ironisi gerçekleşir: Her şey artar, ama tat azalır; imkânlar çoğalır, ama sevinç incelir; kelimeler yükselir, ama anlam kısılır.

Fazlalık dediğimiz, bazen eşyadır: Dolap kapakları kapanmaz olur. Bazen fikirdir: Her tartışmada son sözü biz söylemeliyiz sanırız. Bazen de zamandır: Bir dakikamız dahi boş kalmasın diye önümüze programlar dizip “meşguliyet”i meziyet yerine koyarız. Meşgul kalmakla dolu olmak arasındaki fark, kendine yer açmaktır. Doluluk, yer bırakmayan tortu gibidir; akışkanlığı engeller. Meşguliyet ise yer açarak akan ırmak gibidir; kime dokunsa serinlik verir.

Peki aşırılığın panzehiri nedir? İlk bakışta “azaltmak” gibi görünse de, esas mesele dengedir. Denge, artı ile eksi arasında bir çizgi değildir; bir zikzak da değildir. Denge, o çizgide adım atma cesaretidir. Nasıl ki cambaz, ipin üstünde yürürken bir ayağını toprağa, diğerini göğe emanet eder, insan da yaşam ipinin üstünde hem arzularına hem sınırlarına yaslanır.

Her işin, her duygunun, her düşüncenin bir eşiği var. Eşik, kapı demek. Kapı, girilen yer kadar çıkılan yeri de hatırlatır. Öyleyse içeri girerken nasıl kapıyı açıyorsak, zamanında da kapatmayı bilmeliyiz. Çünkü kapıları açık bırakmak, içeridekini korumaz; dışarıdaki fırtınayı davet eder.

Sonunda anlarız ki eksilterek çoğalmak diye bir maharet var: Tabağımıza az, ama öz yemek almak; kalbimize az, ama derin bağlar kurmak; zihnimize az, ama köklü bilgi koymak. Bütün bunlar, dünyayı küçültmez. Aksine, taşıyabileceğimiz kadarıyla genişletir.

Eriyen mum damla damla
Gölgesini uzatıyor duvara.
Bir yudum geçmiş,
Bir lokma gelecek;
Arada çınlayan saat:
Başlangıçla sonu tek halka kılar.

Belki yolun sonunda gitmeyi bekleyen her işi yarına bırakmak yerine, bugünün omuzlarına emanet etmek gerek. Ama öylece yığmak değil; bugün elinden gelenin, ruhunun “tam” dediği kadarı kâfidir. Yarına, hafif bir çanta bırakmak, yarına borçsuz uyanmaktır. Ölçüyü bulmak, biraz su içip susuzluğu unutmamak gibidir.

İşte bu yüzden bize düşen, taşan bardakları izlemek yerine suyun kıymetini öğrenmek. Zira bardak boştur; suyu anlamlı kılan, ondan içmektir, taşırtmak değil. Taşan su ziyana, içilen su cana karışır. Fazlalığın yazgısı israf; ölçünün yazgısı hayat olur.

Bir avuç pirinç,
iki tutam umut,
üç damla annenin sesi
kaynayan tencerede buluştu.

Soğan, göz yaşını dumanla gizler,
zeytinyağı tavayı cilalar;
tahta kaşık ritim tutar
taş duvarlı mutfağın kalbinde.

Fırından yükselen ekmek kokusu
komşu duvarları dolaşır;
yan dairedeki çocuk
ödev arasına gülümseme ekler.

Biz, sofraya her oturduğumuzda
yalnız karnımızı doyurmayız;
geçmişin kırıntılarıyla
geleceğe kekik serperiz.

Hayatı, ölçüsünü bilen bir aşçı gibi tatlandırmak, işte gerçek zenginlik. Az tuz, az şeker, kararında ateş… Göze az görünen ama damağa unutulmaz tat bırakan aşçının sırrı da budur.

Çünkü bazen eksik olan, asıl tamamlayandır. Ve biz o eksik parçayı ararken, fark ederiz ki tamam olmak değil; dengede kalmak mutluluğun kendisidir.

Her gün “daha fazlası” için koşuyoruz; dolan tabaklar, taşan ekranlar, susmayan bildirimler. Oysa hayatın gerçek tadı, fazlayı çıkardığın anda belirir. Bugün bir şeyi eksilt —kelimeni, eşyalarını, telaşını. Boşluk açıldığında nefes genişler, zaman derinleşir. Unutma: Bir tutam eksiltmek, bir ömür çoğaltmaktır.
yazı:
Zehra Sedef Kat
çizim:
Mihriban Nur Yılmaz
favorile

eser galerisi.

Aşırılığın Anatomisi

yazı:
Zehra Sedef Kat
çizim:
Mihriban Nur Yılmaz

01 / 02

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol