Gökyüzü sadece karanlık değildi; milyarlarca ölü yıldızın kusmuğuyla boyanmış, mor ve kan kırmızısı şimşeklerin saniyede tam on bin kez çaktığı, bakanın retinasını anında yırtıp atan kozmik bir et kesme tahtasıydı! Yukarı baktığınızda bulut falan göremezdiniz. Sadece ve sadece kıvranan, acıdan çıldıran ruhların devasa, trilyonlarca tonluk girdaplar halinde birbirini yediği bir ızdırap stratosferi vardı. Burası Aethelgard’dı. Evrenin en iğrenç, en görkemli, en devasa, uzay-zamanın bile ağırlığı altında çatırdadığı Hiper-Mega-Kent!
Aethelgard'ın binaları göğe yükselmiyordu, hayır! O lanet olası kuleler gökyüzüne tecavüz ediyor, atmosferi delip uzayın dondurucu boşluğuna kadar uzanarak evrenin böğrüne paslı, trilyon tonluk hançerler gibi saplanıyordu! Sokaklar, kelimenin tam anlamıyla sıvılaştırılmış saf kederden oluşan, fokur fokur kaynayan siyah lav nehirleriyle doluydu. İnsanlar yürümüyordu; yerçekiminin normalin tam bin katı olduğu bu cehennem zemininde, her bir adımları kendi kemiklerini un ufak eden bir eziyet senfonisi eşliğinde sürünüyorlardı.
Bu akılalmaz kabus kentinin tek hakimi, adını duyanın kulak zarlarının anında kanayarak patladığı Mutlak Hiper-Tiran, Kozmik Kasap Valthor-Prime'dı! Valthor sıradan bir diktatör değildi; o, kendi damarlarında kan yerine saf anti madde akan, on iki metrelik, derisi sönmüş güneşlerin cürufuyla kaplı ölümsüz bir psikopattı! Tahtı, canlı canlı derisi yüzülmüş yüz bin büyücünün çığlık atan kafataslarından inşa edilmişti ve bu kafatasları her saniye, dinmek bilmeyen tiz bir feryatla Valthor’un o lanet kulağına en sapkın ninnileri fısıldıyordu. Valthor nefes aldığında, Aethelgard'ın en alt katmanlarındaki milyonlarca köle oksijensizlikten boğularak ciğerlerini kusuyordu. O kadar acımasızdı ki, sırf canı sıkıldı diye her sabah üç farklı gezegen sistemini sadece parmağını şıklatarak atomlarına ayırıyor, tozlarını sabah kahvesine katıyordu.
Sistemin çarkları, kelimenin en vahşi anlamıyla et ve ruh öğütüyordu. Fabrikalarda üretilen şey eşya falan değildi; fabrikalar bizzat umutsuzluk üretiyordu. Yüz milyar köle, günde yirmi dokuz saat, elleri dirseklerine kadar erimiş halde; devasa, güneş büyüklüğündeki volkanik çarkları çıplak elleriyle çeviriyordu. Eğer biri yorgunluktan saniyenin milyarda biri kadar duraksarsa, gölgelerin içinden fırlayan dört boyutlu Giyotin İblisleri saniyesinde o zavallının ruhunu bedeninden jilet gibi söküp alıyor, sonsuz bir elektrik işkencesi için Ana Jeneratör'e fırlatıyordu. Burada ölüm bir kurtuluş değildi; ölüm, işkencenin sadece ısınma turuydu.
Ve ben, Kael. Ben bir isyancı değildim. Ben bir kahraman falan da değildim. Ben, hücrelerimin derinliklerine hapsedilmiş, yüz bin hipernovanın gücünü barındıran, öfkesiyle tanrıları bile korkudan kaçırtacak olan o yürüyen kıyamettim! Gözlerimin rengi yoktu, çünkü göz pınarlarımda kelimenin tam anlamıyla iki adet minyatür kara delik dönüyordu. Kalbim kan pompalamıyordu; kalbim her atışında çevremdeki yerçekimini tersine çevirip uzayın dokusunu yırtan kozmik bir reaktördü.
O gün, o akılalmaz derecede lanetli gün, Valthor’un İnfazcıları -her biri en az üç dinozor büyüklüğünde, kolları yerine alev kusan testereler taşıyan o mekanik ucubeler- küçük kız kardeşimin, sadece altı yaşındaki Elara’nın beynini sırf bir saniye fazla gökyüzüne baktı diye eritmeye kalktıklarında oldu.
İşte o an… O saniyenin katrilyonda biri kadar kısa olan o an! İçimdeki o sonsuz, akılalmaz, evrenleri yutacak kapasitedeki dehşet verici öfke, bir katrilyon megatonluk nükleer bir bomba gibi patladı!
"DUUUUUUUUUUR!" diye kükredim. Ama bu bir ses değildi. Bu, atmosferi anında buharlaştıran, yakındaki kırk devasa gökdeleni cam kırığı gibi tuzla buz eden, İnfazcıların mekanik beyinlerini anında eriten somut bir yıkım dalgasıydı! Kükrememle birlikte gökyüzündeki o kan kırmızısı şimşekler aniden dondu. Uzay zaman benim öfkem karşısında dehşete kapılarak kelimenin tam anlamıyla çatladı. Etrafımdaki hava molekülleri sürtünmeden dolayı plazmaya dönüştü. Ayak bastığım o zemin, o aşılmaz denilen siyah adamantium zemin, on bin kilometrelik bir fay hattı oluşturarak ikiye yarıldı ve dünyanın çekirdeğindeki magma, kuduz köpekler gibi yüzeye fışkırdı!
İnfazcılar; o devasa ucubeler, üzerime doğru hamle yapmaya çalıştılar ama benim sadece göz ucuyla onlara bakmam yetti. Kara delik gözlerimden fırlayan saf, mutlak hiçlik ışınları, onların varlıklarını sadece bu boyuttan değil, geçmiş ve gelecek tüm alternatif gerçekliklerden anında sildi! Hiç var olmamış gibi, bir hiçlik tozuna dönüştüler!
Ama bu sadece başlangıçtı. Valthor bunu hissetti. Tahtında oturan o hiper-tiran, evrenin diğer ucundan bile hissedilebilen o devasa aurasını serbest bıraktı. Aethelgard'ın o anki basıncı o kadar yükseldi ki, havadaki oksijen molekülleri bile katılaşıp elmas yağan bir fırtınaya dönüştü. Valthor'un sesi, zihnimin içinde trilyonlarca matkap gibi yankılandı.
"KÜÇÜK SOLUCAN! BENİM SONSUZ CEHENNEMİMDE KIVILCIM ÇAKMAYA NASIL CÜRET EDERSİN?!"
Sesiyle birlikte, gökyüzündeki o keder stratosferi yarıldı ve Valthor'un bizzat kendisi, etrafında dönen ölü gezegenlerle birlikte göktaşından bir yağmur gibi üzerime çöktü. Her bir adımıyla kıtalar yer değiştiriyor, her bir nefesiyle yeni bir kasırga doğuyordu. Elinde tuttuğu devasa balta; sadece metali değil, bizzat 'zamanı' kesen, karanlık maddeden dövülmüş akılalmaz bir silahtı!
Korkmadım. Korku benim lugatımdan milyonlarca yıl önce kazınmıştı. Vücudumdaki her bir hücre, milyarlarca voltluk bir şimşek jeneratörüne dönüştü. Derim çatladı ve altından, saf güneş çekirdeğinin o kör edici, çıldırtıcı altın ışığı fışkırmaya başladı! Ben artık insan değildim; ben yürüyen bir yıldız sistemiydim!
Göğe doğru sıçradım. Bu öyle bir sıçrayıştı ki, ayaklarımın altındaki şehir bloğu anında buharlaşıp yeryüzünden silindi. Hızım ışık hızını değil, ışık hızının karesini aşıyordu. Valthor, zamanı kesen o devasa baltasını tam kafama doğru, galaksileri ortadan ikiye bölecek bir kuvvetle savurdu!
Baltanın ucu benim altın ışığımla çarpıştığında, evren kelimenin tam anlamıyla bir saniyeliğine 'durdu'.
Sonra... Akılalmaz, kör edici, sağır edici, tüm boyutları paramparça eden bir PATLAMA yaşandı!
Çarpışmanın yarattığı şok dalgası, Aethelgard'ın o trilyon tonluk gökdelenlerini kağıttan yapılmış kibrit çöpleri gibi söküp uzayın derinliklerine fırlattı. Havadaki elmas yağmuru şarapnele dönüşüp her yeri delik deşik ederken gökyüzündeki o ızdırap bulutları tamamen yok oldu. Yerine saf, çılgın bir beyazlık çöktü.
Yumruğumu sıktım. Yumruğumun etrafında bizzat uzayın dokusu büküldü, kara delikler doğup doğup sönüyordu. Ve Valthor'un, o kozmik kasabın, o mutlak tiranın tam göğsünün ortasına, evrenin yarılışından beri görülmemiş bir şiddetle indirdim!
Valthor'un zırhı... O ölümsüz, sönmüş yıldız cürufundan yapılmış zırhı... Milyarlarca parça halinde çatladı. Ağzından kan değil, ömrü boyunca yuttuğu galaksilerin süpernova patlamaları fışkırdı. Gözlerindeki o sonsuz kibir, yerini saf, akılalmaz bir dehşete bıraktı. Benim yumruğumun gücü onun bedenini delip geçmekle kalmadı, onun ruhunu parçaladı, varoluşunu atomlarına kadar söküp aldı ve onu uzayın sonsuz, soğuk karanlığında, sonsuza dek çığlık atacak mikroskobik bir hiçliğe indirgedi!
Valthor yok olmuştu.
Ama yarattığımız çarpışma öylesine korkunçtu ki, Aethelgard şehri artık yoktu. O kıyamet zindanı, o cehennem çukuru tamamen buharlaşarak dümdüz, camdan bir kratere dönüşmüştü. Gökyüzü artık kanamıyordu; çünkü gökyüzü diye bir şey kalmamıştı! Sadece yıldızların o dondurucu, sessiz boşluğu vardı.
Kardeşim Elara'yı o mutlak yıkımın içinden, tek bir saç teli bile zarar görmemiş bir şekilde kucağıma aldım. Etrafımızda trilyonlarca kölenin zincirleri erimişti. Evrenin en gürültülü, en vahşi, en aşırı ve akılalmaz savaşı bitmiş; yerini sağır edici, mutlak bir sessizliğe bırakmıştı.
Evrenimiz ve hayatımız bitmişti. Çünkü ben, hayatın ta kendisi olarak, her şeyi yakıp kül etmiştim. Şimdi, bu hiper-küllerin arasından, yepyeni, mutlak ve sonsuz bir gerçeklik inşa etme vaktiydi! Ve emin olun, bu yeni dünya, eskisine kıyasla çok daha tahmin edilmesi güç olacaktı!