Çizginin Büyülediği: Annie Ernaux Metinlerinde Sınırsal İzlek

“Niçin geçmiş bizi bir kuyu gibi çekiyor?”

Ahmet Hamdi Tanpınar

Çocukken kurduğumuz sakınmasız iletişim ve net sınırlar… seninle oynamak istemiyorum, saçlarını çok beğendim, oyuncağımı seninle paylaşırım/paylaşmak istemiyorum, yemeğin tadını hiç beğenmedim, sadece annemle uyumak istiyorum, babamla oynamak daha eğlenceli vs. olabildiğine dolaysız. Sonradan filizlenen karşıdakini kırmama korkusu, ayıp mı olur kaygısı, çizilen sınırların çilesi… bunların hiçbiri henüz yok. Büyürken, süreç, büyüyen ve büyüten için yeterince sancılı değilmiş gibi bir de en kıymetli özelliklerin törpülenmesi üzücü gelir hep bana. Tam olarak nerede kaybediyoruz net sınırlarımızı ve kayıtsızlığımızı?

Sınır, bir şeyin genişleyebileceği ya da yayılabileceği son uç (TDK). Ne güzel tanımlamışlar. Fakat nasıl belirleniyor bu uçlar? Sınırları, sakınımsızlığı falan düşündüğümde aklıma hep Annie Ernaux gelir. Bir cümleyle birçok soruya cevap verir çünkü, kendimizi tanıma yolunda ilerlerken kayıtsızlığımızı yitiriyorduk, der Seneler’de.

Annie Ernaux, çocukluğundan yetişkinliğine kadar geçen zaman parçasını, tüm dinamiğiyle, bir yapbozun parçalarını tamamlar gibi verir metinlerinde; tamamladığınızda bir bildungsroman gibi okunabilecek koca bir büyüme metni çıkar ortaya. Türkçeye, Seneler (2021, çev. Siren İdemen), Babamın Yeri (2022, çev. Siren İdemen), Yalın Tutku (2022, çev. Yaşar Avunç), Boş Dolaplar (2022, çev. Siren İdemen), Bir Kadın (2023, çev. Yaşar Avunç), Olay (2023, çev. Siren İdemen), Kızın Hikâyesi (2023, çev. Siren İdemen) ve Genç Adam (2014, çev. Siren İdemen) başlıklarıyla aktarılan metinlerin hepsi otobiyografiktir. Ernaux, bir kızın hikâyesini anlatır başından beri. Az önce sorduğum soruya apaçık cevap veren belki de başlıca yazarlardandır kendisi.

Seneler’de kişisel tarih ve toplumsal tarih; kişisel bellek ve toplumsal bellek, kişisel sınırlar ve toplumsal sınırlar iç içe geçirilerek aktarılır. 1940’lardan 2000’lere kadar bir tarihi tanıklık sürecine şahit oluruz. Özellikle imgeler ve fotoğraflar üzerinden bir tanıklıktır bu. Döneminin haberleri, popüler şarkıları, popüler saç stilleri ve dönemin modası, filmleri, siyasi gelişmeler, dönemin ev dizaynına kadar hepsi organik bir akışta metnin içerisine sinmiştir. Evlerdeki bebeklik fotoğraflarının dahi aynı tipte olmasını, dünyaya geliş ritüelinin küçük burjuva adetlerine göre sahnelenişinden öte bir şey okumak mümkün değil, diyerek aktarır Ernaux. Özne, ikinci dünya savaşı sonrası bir toplumda büyüme ve kendilik inşasındadır ve kıt olan şeyler yalnızca yiyecekler, giyecekler ve eşyalar değil aynı zamanda, imgeler, eğlenceler ve dünyaya dair açıklanmamış sorulardır da. Bu şartlarda etrafını farkındalıkla kavramaya başlayan bireyin karşılaştığı ilk sınır, hayatın resmî çerçevesini çizen ve zamanı düzenleyen din, olarak belirlenir. Cinsellik elbette bir tabudur. Yetişme evresindeki kızlar “mazbut” yahut “hafif” olarak ayrılmakta bunların ölçütünü ise herkesin önünde dalgalandırılan saçlar, kırmızı rujlar, ojeler gibi şeyler belirlemektedir. Kitaplar ve filmlerdeki kadınlar ile gerçekteki kadınlar, toplumun buyruklarıyla ve geniş ahlaki yargılarla birbirlerinden ayrılır ve onlara küçücük bir tarafından tutundukları özelliklerinden dahi özendikleri karakterlerle özdeşleşme hakkı tanınmaz. Bedenin sınırları bedenin sahibinin dışında belirlenir; cinsel organlar yalnızca evli yetişkinlerin kullandığı ve bahsedilmesi dahi sakıncalı bir çerçevenin içerisine dâhil edilmektedir. Nitekim medenî hâl ve bedenin mevcut durumu gözetilmeksizin bedenin var olan ihtiyaçları göz ardı edilip bastırılır. Yatakta ya da tuvalette mastürbasyon yaparken bütün toplumun gözü üzerimizdeydi, söylemi de düzeni açıklar niteliktedir. Bunun sonucunda da Ernaux’nun taşra ergenliği adını verdiği; şehre inmek, hayal kurmak, kendini tatmin etmek ve beklemek, ile geçen bir inşa süreci gelişir. Utanç tehdidiyle tavır, makyaj, giyim tarzları hep bir şekilde fazla bulunan kızlar “evlilik piyasasındaki değerlerinin” düşmesi korkusuyla tedirginlik içinde yaşamaktadır. Jelinek’in, Anıl Alacaoğlu çevirisiyle okuduğumuz, Âşık Kadınları’nda “bir gelecek kazanma hakkı” olarak görülen evlilik kurumu, bir statü olarak algılanmasıyla evrenseldir de aslında. Toplumsal bir kuşatmayla bir çerçeve içerisine alınmış olan kadınlık, beden algısı ve evlilik hayatı, kadının bütün farkındalığıyla kendini inşa etmesi gereken bir alan hâlindedir.

İnsanın kendine yardım etmeyi bilmesi gerekir. İnsan kendisine bir şekilde yardım edebilmelidir! İnsan hiçbir şey alamıyorsa, iş dışında, hep kendisinden alınıyorsa, işte o zaman kendine yardım etmeyi bilmelidir der Jelinek; Ernaux’nun da yazma eylemiyle yaptığı tam olarak budur aslında. Okuyan, yazan ve ilerleyen kadınların sorgulaması ve sınırlarını kendilerinin çizmesi gerekliliği üzerine duygudaşlıklar üzerinden ilerlemektedir. Bir zamanlar olduğu kızın geleceğe dair hedeflerini şöyle yazmıştır:

Geleceğe dair içinde iki hedef birden barındırıyor: 1- Zayıf ve sarışın olmak, 2- Özgür, serbest ve dünyaya faydalı olmak. Kendisini Myléne Demongeot ve Simone de Beauvoir olarak hayal ediyor. İlerleyen zamanlarda ise Simone de Beauvoir okumuş olmanın bir rahme sahip olmanın bedbahtlığını teyit etmekten başka bir işe yaramadığını, yazar açık yüreklilikle. Çünkü başkalarının koyduğu sınırlar yerli yerinde durmaktadır. Bu konuyla ilgili bir şeyler yapmak alışılagelmemiş ve yeni olduğu için içerisinde çokça kaygı ve ikirciklilik de barındırır.

Kocayı ve çocukları bırakacak, bütün bağlardan kurtulup ham, işlenmemiş şeyler yazabilecek güçte hissediyorduk kendimizi. Eve döndüğümüzde kararlılığın ateşi sönüyor, suçluluk basıyordu. Nasıl, dahası niçin özgürleşeceğimizi bilmiyorduk. Kendi erkeğimizin eril üstünlük taslayanlardan ya da maço olmadığına ikna ediyorduk kendimizi. Nihayetinde bir farkındalık ve bütün kolektif bilinçdışına ve kolektif sınırlara rağmen özgürleşme mücadelesi vardır ve bu mücadelenin aracının da cesurca yazmak olduğu bilincindedir. Sınırları aşmanın bir yolunun ya da sınırları kendilikle kurmanın bir yolunun yaşananı doğrudan aktarmak değil, yaşarken hissettirdiği tüm baskı, utanç, sıkıntıyı hissettirip içselleştirerek bu anlamlandırmayla yeni yollar bulmak olduğundan geçtiğini gösterir.

Bütün bunların ötesinde Annie Ernaux’nun kurduğu dil, Nedret Öztokat Kılıçeri’nin belirttiği gibi, alışılmış özyaşamöyküsü formüllerinin dışında bir yerlere işaret etmesiyle ve oldukça kişisel verilerin tüm çıplaklığıyla yazıya geçirilmesiyle yeni bir yöntem olarak görülmektedir. Bu da Ernaux’nun bedensel ve toplumsal sınırların anlamını zorlarken aslında yazınsal sınırları da kendince baştan biçimlendirmesi olarak okunabilmektedir.

Yalın Tutku’da da bireyin hangi toplumsal sınıfa ait olursa olsun tutkunun etkisi altında iradesini nasıl hiçliğe indirgeyip körleşebileceğini aktarır Ernaux, bir nevi yüzleşme deneyimini işlerken bedenin sınırlarını kendisi belirlediğini imler. Bu durum bazen öyle kuvvetli bir hâl alır ki biten ilişkisinin ardından, bir gece AIDS testi yaptırmak geldi içimden: hiç olmazsa belki bana bunu bırakmıştır, diyecek kadar kontrolden çıkmış hisseder kendisini. Susan Sontag, AIDS’i, insanı utanç ve töhmet altında bırakacak bir suçluluk duygusuyla pekiştirilen bir hastalık olarak tanımlar, niçin kapıldığı bilinen bir skandal olarak görülür der bedenin sınırlarına dair utanç belleğine dahil bir durumdur bu da. Ernaux ise tutkudan gözünün ne kadar karardığını bu söylemiyle belirtir. Tüm bunların kırılma noktasının belki de kürtajın yasak olduğu, ağza bile alınmadığı günlerde evlilik dışı hamile kalmasının ona hissettirdikleri olarak düşünülebilir. Hamilelik, kendisinin ve ailesinin toplumsal başarısızlıklarının damgası olacaktır diye düşünmektedir. Kızın Hikâyesi ve Olay’da yaşananları detayları ve tüm çıplaklığıyla verir. Elbette yaşadıktan çok sonra kaleme almıştır bunları. Fakat içerisinde hala yaşayan o duyguyu yazarak dışarı çıkarma isteği belki de aşma isteğidir.

Ben de unutmak istedim o kızı. Onu gerçekten unutmak, artık onun hakkında yazma isteği duymamak. Onun hakkında, onun arzusu, çılgınlığı, aptallığı ve gururu, açlığı ve kesilen kanaması hakkında yazmak zorunda olduğumu düşünmeyi bırakmak. Bunu asla başaramadım.

Geçmişteki o kızın “başarısızlığı”nı sorgularken başkalarının gerçeklerini neden bu kadar önemsediğini de sorgular Ernaux, ve o gerçekliğin o zamanlar dünyayla kurulan ilişkinin temelini oluşturduğunu söyler. Sınırlarını aşmak için sofistike Fransız gençleri arasında onlar gibi davranmaya çalışmaktadır. O zamanlar boş karınlarıyla öteki kızlar ve kendisi vardır; bu dünyada değildim artık diye bahseder o günlerden. Nitekim yıllar sonra kendisinden çok daha genç bir adamla yaşadığı ilişkiyi anlattığı Genç Adam’da, ona duyduğu hisleri ve tutkuyu açıklarken bunun bir dayanağı olarak, o benim ilk dünyama ait hafızanın taşıyıcısıydı, söyleminde bulunur; o zamanın gerçekliği ve o zamanın dünyasıyla kurulan ilişkinin dinamiği bugünün inşasında önemlidir.

Ernaux’nun dünyayla kurduğu ilişki ve kendisine çizilen sınırlar bağlamında, anne babasının yeri de oldukça mühimdir. Boş Dolaplar’da işçi sınıfına mensup anne babasının başarılı ve iyi eğitimli okullarda yetişen ergen kızın ailesiyle arasında açılan kültürel mesafe ve ailesinin toplumun niçin bu kadar geride kaldığını anlama mücadelesini işler. İçinde doğduğu dünyanın başka bir tarafındadır artık ve ailesi bir adım ilerlemeden orada durmaktadır. Eğitimsiz işçi sınıfı ailede büyüyüp eğitimli burjuva sınıfı bir dünyaya ait olurken kendilik inşasında, mesafe, içine doğduğum dünyayla sürekli açılan mesafe, diye aktarır. Fakat şunun da farkındadır:

Sevgisinden ve şu haksızlıktan emindim: Ben amfide oturup Platon dinleyeyim diye, o sabahtan akşama kadar patates ve süt satıyordu. Hafızasını, fiziksel ve zihinsel bütünlüğünü yitirmesine neden olan bir hastalık yüzünden kaybettiği annesini anlattığı Bir Kadın’da annesiyle ilgili çok içten ifadelere yer verir. Bu ifadeler oldukça etkileyicidir:

Annem hakkında yazıyorum çünkü onu dünyaya getirme sırası sanırım bende.
(…)
Yıllarca onunla ilişkim eve dönüşten ibaretti.
(…)
Öldü.
(…)
Geldiğim dünyayla aramdaki son bağ da koptu.

Geldiği dünya ile arasında kopan ilk bağ babasıdır ve Babamın Yeri’nde babasının işçilikten küçük esnaflığa geçişini toplumla ve kendisiyle olan ilişkisini anlamlandırma gayretindedir. Babasının dünyası, her şeyin pahalıya mal olduğu bir dünyadır ve bu dünya görüşünün nasıl tasvir edilebileceğini sorgular Ernaux, her mutluluğun altında söke söke alınan bir refahın gerginliğinden söz eder. Böyle bir tavırla çizilen sınırların ve açılan mesafelerin şiddeti elbette büyüktür. Fakat Ernaux’nun duygusal derinliği de aynı şiddette kuvvetlidir ve babasının ölümü ardından şöyle der:

Beni bisikletiyle evden okula götürürdü. Yağmurun ve güneşin altında beni bir kıyıdan ötekine geçiren sandalcı. Belki de en büyük gururu, hatta varoluşunun sebebi – ki burası bence çok can alıcıdır- onu hor gören dünyaya ait olmam. Şarkı söylerdi: Şu kürekler, bizi döndürüp duran…

Bütün bu yapboz, bütün bu iç dökümü çok sonraları standardize edilmiş bir hayata kavuşup, sorgulamaya başlamasının ardından oluşmaya başlar. Başka bir hayatın mümkün olup olmadığını sorgularken toplum tarafından çok önceden çizilmiş sınırlara içeriden değil, dışarıdan bakar. Bu aslında Nietzsche’nin çizgi tavuğu büyüler söylemiyle özdeştir, tavuğun etrafına bir çember çizildiğinde tavuk o çizgiden dışarı çıkamaz, der Nietzsche, tavuğun o çizgiyi geçme yetisi vardır; ancak o çizgiyi kanun kabul eder ve geçemez. İşte bütün bu yapbozu tamamlama gayreti tavuğun çizgiyi geçme çabasındandır artık.

Nurdan Gürbilek, Sessizin Payı’nın girişinde Walter Benjamin’den bir alıntı yapmıştır ve bu alıntı benim aklımdan hiç çıkmaz: Sadece yolu yürüyerek kateden kişi yolun neye hükmettiğini öğrenebilir, der Benjamin. Ernaux’nun yolu tam da böyledir. Yolu yürüyerek katetmiştir; elinden geldiği kadar her duygusunu belleğinden cesurca söze dökmüştür ve yolun neye hükmettiğini öğrenmiştir artık. Onun metinlerinde hep aynı şeyi görürüz: izleğe sirayet etmiş bir ruh ve ruha sirayet etmiş bir izlek.

Kaynaklar

Ernaux, A. (2022). Babamın Yeri. Çev. Siren İdemen. İstanbul: Can Yayınları.
Ernaux, A. (2023). Bir Kadın. Çev. Yaşar Avunç. İstanbul: Can Yayınları.
Ernaux, A. (2022). Boş Dolaplar. Çev. Siren İdemen. İstanbul: Can Yayınları.
Ernaux, A. (2024). Genç Adam. Çev. Siren İdemen. İstanbul: Can Yayınları.
Ernaux, A. (2023). Kızın Hikâyesi. Çev. Siren İdemen. İstanbul: Can Yayınları.
Ernaux, A. (2023). Olay. Çev. Siren İdemen. İstanbul: Can Yayınları.
Ernaux, A. (2021). Seneler. Çev. Siren İdemen. İstanbul: Can Yayınları.
Ernaux, A. (2022). Yalın Tutku. Çev. Yaşar Avunç. İstanbul: Can Yayınları.
Gürbilek, N. (2019). Sessizin Payı. İstanbul: Metis Yayınları.
Jelinek, E. (2022). Âşık Kadınlar. Çev. Anıl Alacaoğlu. İstanbul: İthaki Yayınları.
Nietzsche, F.W. (2012). Böyle Dedi Zerdüşt. Çev. Gülperi Sert. İstanbul: Doğu-Batı Yayınları.
Öztokat Kılıçeri. (2021). “Annie Ernaux’dan Seneler”, sanatkritik.com
Sontag, S. (2020). Böyle Yaşıyoruz Artık. Çev. Cem Akaş. İstanbul: Can Yayınları.

Kendimizi tanıma yolunda ilerlerken kayıtsızlığımızı yitiriyorduk, der Seneler’de.
yazı:
Güzel Zeynep Tunçok
çizim:
Mihrace Aladağ
favorile

eser galerisi.

Çizginin Büyülediği: Annie Ernaux Metinlerinde Sınırsal İzlek

yazı:
Güzel Zeynep Tunçok
çizim:
Mihrace Aladağ

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol