“Beden, iç ile dış arasındaki sınırdır.”
Deri, ben ile dünya arasında örülmüş en ince perdedir. Hem korur hem de ruhu içine hapseder. Tin, bu sınırın içinde filizlenen bilinçtir; ruh ise bedene can veren, yaşamsal kıvılcımdır. Bu üçlü birlikte insanı kurar, fakat sınırları da beraberinde getirir. Ve işte o sınırlar arasında en büyüğü, bedenin ta kendisidir: hem bir kapı hem de aşılması gereken bir eşik.
İşte bu, eşikten geçenlerin ardında bıraktığı, kulaktan kulağa fısıldadığı öyküsü…
. . .
Bir kadın, karanlık bir odada korkusuzca acı bir ihtişama gebe kalmış. İçinde, derinlerde bir yerde yankılanan kırıklarla beslemiş bu acıyı. Üstünü nice kaybedişimdir dediği zaferlerle süslemiş. Günahlarına tutunan saçlarını birer birer örmüş. Kaderi, o örgülerin içinde düğüm düğüm olmuş. Ruhunun ebedi karanlığında, gözlerini açtığı an nefesini tutmuş. Ardından karanlığı yutmuş. İşte o kadın, o an karanlığın ta kendisi olmuş...
İlahi bir masalın içinde gözlerimi açtım.
Gecenin büyülü esintisinin kırıntılı rüyasında, büyülü sözcükleri yudumladım.
Karanlığın ebedi sofrasına büyük bir iştahla oturdum.
Zamansızlığın akıntısında her lokmada
Biraz daha eksildim, biraz daha çoğaldım.
Eşiği geçtim.
İçim dışıma, dışım içime aktı.
Karanlık, beni yutmadı — ben karanlığı tattım.
Kadın karanlığı tattığı an, bedeni bir kabuk gibi soyulmaya başladı. Geriye yalnızca bedeninden arta kalan kırıntıların esintisi kaldı. Artık ne zamana ne de mekâna aitti. İçindeki sınır, çoktan eşiği geçmişti. Onu tutan her his ve düşünce, aidiyetsizce nefes almaya başladı. Ciğerlerine kilit vuran esarete boyun eğmeden, kan kırmızısı dudaklarından karanlığa doğru güçlü bir nefesle üfledi. Nefesi yankı oldu. Yankı, karanlıkla bir oldu. Ve beden, karanlıkta büyük bir sır oldu.
Ölmeden öleceksin.
Ruhun gölgenle sevişmeden
Karanlığı öpeceksin.
Çıplak
Zamansız
Korkusuz
Ve aidiyetsiz olacaksın ki
Toprak bile seni unutacak
Gözlerini açtığında adını soracak
Ve sen- adını hatırlayamadığında
Var olmanın bedelini her saniye ödeyeceksin
Çünkü sen-
Ölmeden ölmek üzere olacaksın ve
Bundan haberin bile olmayacak.
Bir gün, metrelerce yerin altında gözlerini açtığında, içindeki öfkeyle yanıp tutuşacaksın. Yaşamın ebedi kavurucu sıcaklığının altında ezilip; nefsinin, nehirlerden taşan ızdırabıyla susuzluğunu gidereceksin. Öyle kuvvetli şekilde ruhunu sulayacaksın ki, dudaklarından akan dereler okyanuslar olacak. Ruhunun dört bir yanını saracak o okyanuslar. Varmaktan korkmadan çıkacaksın o yola — hem de öyle güçlü adımlarla değil; acı ihtişamlarla, kırık zaferlerle, görkemli vedalarla… İçindeki yarayı saracaksın, herkese dokunacaksın ama kimseyi iyileştiremeyeceksin. Ruhundaki okyanuslar geri çekildiğinde, fark edeceksin kendi kanınla suladığın toprağı. O toprak seni geri çağıracak. Çünkü hiçbir şifacı, kendi kanından azade doğmayacak.
Gözlerini kapat
Kendi kanında yıkan,
Kendi teninde gömül,
Kendi kalbinde yeşer.
Kendi toprağını son kez ellerinle kaz
Karanlığının içinden geç-
Çünkü ışık, o karanlığın rahminde filizlenecek.
Kendi cehennemimde alevlenen senfonilerle dans edeceğim
İçimde bir yerlerde tutuşan ankaya
Vişne çürüğü dudaklarımla karanlığın nefesini vereceğim.
Kanatlarından dökülen bir damla yaşa
Gözlerimden süzülen bir damlayı adayacağım.
Karanlığa fısıldayacağım
O fısıltı yankıya dönüşecek ve
İşte o an-
Metrelerce yerin altında gözlerimi açtığımda
Miğferi kaybolan
Zümrüdüanka olacağım.