birinci faz/doğum/
Ben, henüz hiçbir anının yazılmadığı o ıslak parşömendim. Haritamda nehirler vardı fakat yatakları boştu. Kimyam tuzlu sudan ibaretti; potansiyel bir okyanus, henüz kendi dalgasını bile bilmiyordu. Henüz “ben” yokken “biz” vardık. Bir hücreler topluluğu, belki de tek bir emri bekleyen. O çağrı bir ses değildi. O, ilk hücrenin bölünme emriydi; varoluştan sessiz bir ıkınmaya değin uzanan.
bulanık bir çağrı işitiyorum en derinlerden
içinde dönüp duruyorum akışkan kozamın
his demetlerim ayrılmaya başlıyor ince ince
genzimde tuzlu merak yarıkları dolaşıyor
henüz sınırlarına hapsolduğum rengi bilmiyorum
içine düştüğüm varlığın nefesini dahi alamıyorum
-bilinç öncesi saf bir potansiyel parçalanması-
kızıl döngümün içindeki bilinmezliğin eşiğindeyim
Sen rengi bilmezken, ben zaten o renktim.
Annemin kanının rengi
O kızıl döngü,
senin bilinmezliğin değil, benim yaşam hattımdı.
sezgimin çığlıklarında cesurca salınıyorum
özgürlüğüme kalan ise son bir sancılı doğum
gözlerinde parıltılı yıldızlar taşıyan
ustalık eserime bakıyorum
Hayır, sen ustalık eserine bakmıyordun. Sen; içinde uyanacağın ve bir gün terk edeceğin yuvanın, o etten ve kemikten mimarinin duvarlarına dokunuyordun. Eser bendim. Sen ise benim en tuhaf, en geçici misafirimdin.
ikinci faz/boğum/
kök salıyorum bedenime bulutların tazeliğinde
Köklerin damarlarımdı. Büyüdüğünü sandığın her an, aslında benim haritamda daha derine belki de daha karmaşık bir yola sapıyordun. Labirentin kendisi bendim. Sen ise o labirentin içinde kendini arayan bir yankıydın.
ışıldayan zincirlerimi kopardığımı sanarken
daha da karmaşık bir düğüm haline geliyorum
labirentin sınırlarını çiziyorum yansımalarımla
koşuyorum tüm gölgelerden kaçarcasına
şıngırdıyor bileklerim acı ile
Senin “acı” dediğin
Benim sinir uçlarımın beyne gönderdiği bir elektrik sinyalinden, bir tehlike güdüsünden başka neydi ki?
Şıngırdayan bileklerin değildi. O; derinin altındaki reseptörlerin, bir basıncın doku bütünlüğünü tehdit ettiğine dair en ilkel dilde attığı çığlıktı.
nefes nefese sığınıyorum aşka
işte o zaman hissediyorum şiddetini şimşeklerin
derim soyulmaya başlıyor
-metamorfoz öncesi özünü koruyarak biçim değiştirme-
hükümsüz kalıyor zihnim dışındaki tüm uzuvlarım
bütün zehrim ikircikleniyor dilimin ucunda
ardından zerk ediyor vücuduma ince ince
süzülüyorum bilincimle yüzleşirken
adil bir dövüş veriyoruz savunması yüksek olan
kehanetim hal değiştiriyor felaketim ile
üçüncü faz/ölüm/
anılarımın kovuğunda sessiz bir bekleyişteyim
dünyamın yitişini izliyorum sakinlik içinde
Bekleyişin sessizliği; yavaşlayan bir metabolizmanın, hücrelerime daha yavaş ulaşan oksijenin uğultusuydu. Sen dünyamın yitişini izlerken, ben sadece form değiştiriyordum.
Senin sonun, benim en büyük dön/ü/şü/mümdü.
toprağa dön-üşü-yorum yavaş yavaş
binlerce karınca adımı yüreğimde
O karıncalar henüz orada değil. Ama gelecekler, bunu ikimiz de biliyoruz.
Onlar, benim toprağa geri dönecek olan maddemin ilk mirasçıları.
Sen bir metafor sanıyorsun belki de, ben ise okunacak bir sözleşmenin maddelerini görüyorum adımlarında.
Yüreğin durduğunda benim en zengin kaynağım, onların ziyafeti olacak.
hiç olmadığı kadar cesurum artık
camdan zırhımla vedalaşıyorum
çırılçıplağım sonumda anılarımla birlikte
-dinlence öncesi derin ve bilinçli bir teslimiyet-
sulara parmak uçlarımla çizdiğim arzularımı
dalgalar götürdü artık çok da uzakta olmayan tanrıya
öğrendim ki var olabilmek için, görülmek gerekirmiş
görülmezsem hiç, olamazmışım
ben düştükçe ve düşündükçe varmışım
ve de düşledikçe
ilk günlerimde
atlastaki tüm kapıları çaldım ve sordum;
nedir dedim bu yaşamak?
son günlerimde ise
topraktaki tüm tabutları çıkarttım ve sordum;
ölüm benim dilimden anlar mı?
Ölüm senin dilinden konuşamaz. Ölüm bir diyalog değil, bir geri alım evresi. O; kelimeleri değil kimyaları anlar. Sıcaklığın düşüşünü, kanın pıhtılaşmasını, hücre duvarlarının çöküşünü anlar. Senin bilincinin o en karmaşık, en kişisel sorusuna; benim en basit, en evrensel gerçeğimle cevap verir: Bir döngü. Sen sustuğunda ben konuşmaya devam edeceğim. Solucanların, köklerin ve toprağın dilinde; ait olduğum sesleri fısıldayacağım. Senin sonun; benim en başa, en öze döndüğüm an olacak...