Deniz Aşırıya Kaçarken

Bazen her şey o kadar fazla geliyor ki… Ne tek başına düşünmek ne de tek başına düşünmek bir yere vardırıyor insanı, hatta olmuş ve olacak olanları.

Bir önceki ile bir sonrakini bağlamaya çalışmak anlamlandırmak için yaşananları.

Belki de her biri gereksiz birer ömür törpüleri…

Benliğin yüce yargıtayına taşımak için sormadan kolundan tuttuğumuz tanıkları, sanıkları, avukatları…

Gönülsüzce getirtip oturtuyoruz mahkeme salonunun yırtık koltuklarına, ayarlayarak saatleri bir an evvel geri…

Ertelenen duruşmalar, yarım kalan konuşmalar ile bölündükçe davanın süresi uzuyor ve bazen belki de her şey daha yanlış ve yarım hatırlanıyor… Hataya mahal veriyor… Gerçek bir hüküm bu sebeple hiçbir zaman ve mekan için mümkün olamıyor…

Oysaki bırakmak lazım belki her şeyi ve bakmak lazım ileri…

‘’Olmuşla ölmüşe çare yok.’’ derler ya eskiler hani…

Bazen olmuş olanlar bir ölüm kadar ağır hatta tamamen aynı etkileri bırakarak geçiyor hayat evlerimizin hayal eşiklerinden bir gün batımında sessiz ve ecnebi…

Bir doğruyu ararken gerçeği bulma yolunda, binlerce yanlışı uyduruyor ve yaratıyoruz kendimiz için…

Belki de kimse bir yanlış yapmadı…

Belki de her şey olması gerektiği gibi…

Belki gerçek, doğru ve yanlış bizim kendimizi temize çıkarmaya çalışmak için uydurduğumuz ifadeler…Bunlardan hangisi bizi daha açık ifade eder? Bizi olmamız gereken yere iade eder? Belki de benim gerçeğim bir başkasınınkini yerle bir eder. Tüm bu açık kılma gayreti birilerine veya bir yere olan aidiyet eksikliğimizden mi kaynaklanıyor? Bize benzer yerler ve insanlar ararken, taraflar tutuyor ve taraftarlar mı oluyoruz ister istemez? Aidiyetimizdeki eksikliği gidermek için kendimize benzeyeni bir nevi bir şahit yahut bir tanık bulmak için mi arıyoruz kendi varlığımıza? Bu arayış, aidiyetimizdeki eksikliği gidermek için kendimize yaklaşmaya çalışma çabamızın bir ürünü müdür? Biz kendimizden uzaklaştığımızı sezdiğimiz için mi kendimize yaklaşmaya çalışıyoruz? Özümüze ait olanı bulmaya ve kendimize ait olmaya mı çalışıyoruz? Öyleyse biz deniz aşırıya kaçarken yalnız olduğumuzu biliyoruz…

Ama taraflar oldukça taraflılık baki olacak. İnsanoğlunun bu haklı aidiyet çabası onunla ölüme ve sonrasına kadar bile gelecek olan bir hakimiyet mücadelesinin izidir belki de. Sesler, sözler, görüngüler ve tinler olmasa renklenmeyecek bu alemin tercümesi insana ve en az bu alem kadar alacalı boyalı insanın tercümesinin aleme yapılması nasıl mümkün olurdu? İnsan anlatmak ve anlaşılmak için çabalamaz mı hayatı boyunca? Bunun için konuşur, bağırır, ah eder, ağıt yakar, türkü yakar, şarkı okur, şiir dizer, yazı yazar, çizgi çizer, boyar, yapar, bozar ve tekrar yapar, yani yaratır… Yeniden ve yine, anlaşılana kadar: Sonsuza dek. Ve her anlaşılmak istediğinde bu döngüye tekrar girerek…

Tüm bunları mümkün kılan insanın arayüzü olan bedeni özgün bir evrendir.

Ve bu özgünlük gerçek denenin sıcaklık derecesini değiştiren parametredir.

İşte bu yüzden davalar yüzyıllardır süregelir insanların kendi evrenleri içinde ve evren içinde.

Sanki yüz binlerce evren birbiriyle etkileşime girer dünyanın ve kendinin olanın sınırlarına aldırış etmeden bu yeryüzünün içinde…

Bir top havuzu kadar bütün ama parçalı. Bütünlüğüyle çekici ve kalabalık görünen ama bir o kadar sığ ve vurguna açık bir top havuzu gibi bir düzen dünyanınki. İnsanlar sanki bu havuzun içindeki rengarenk toplar. Havuzun kendi de dünyanın fiziki sınırları. Ve o havuza atlamaya çalışan çocuk dibe vurduğunda bir anda dizlerine yayılan keskin ağrıyla beraber ciğerlerine kaçan hatta onları havuz dibinde biriken toz ile iyiden yakan oksijenli havayla karşılaşır. Bu karşılaşma yavaş çekimde yeniden izlenebilmesi mümkün olur ise inceden sezilecek şey şudur ki; çocuğun minik dışsalı havuza düşerken cesur ve tezat biçimde dev içseli de yaşamsal bir tekrarın eşiğine düşer adeta. Dünyaya ilk merhaba dediği andaki ağlayışını belki de ikinci kere aynı şekilde tekrar ederken… Tanıdık gelen bu ses ile annesi evladını onlarca çocuğun arasında top havuzunun içinde yerde yatarken yakalayıverir istemsiz. Çocuğun umudunu tanıyıverir annesi, o renkli ve kalabalık görüntünün içine dalarak kendini mevcut olandan farklı ve arzu ettiği yerde bulacağına dair dünyaya karşı bu umudunu, hatta çocuk havuzun her yerini karıştırırken annesi yine bilir onun kendine özgü bir renkte bir topu aradığını. Bir süre debelenen çocuk neredeyse tüm topları havuzun dışına atıp kontrolden geçirerek havuzun içine almaya niyetlendiğini belli eder biçimde bir hareketlenmede bulunduğunda annesi çocuğunun yanına giderek onun dikkatini başka yöne çekmeye çalışır. Evladının kendini boşuna tüketmesini istemez. Bilir, çünkü kendi de aynı şeyi yapmıştır… Sonuç değişmeyecektir çünkü havuzun topları standart torbalardan gelmektedir ve birkaç renk tipinden başkası bulunmamakta hatta boyut farkı bile olmamaktadır. Fakat ne şans ki, çocuğun elinin bir istiridyenin kapakları gibi yarı açılır hareketli hali avuçlarının arasından zar zor sızan günün ışığıyla annesinin gözüne bir şeyi iliştiriyordu orada. Belli belirsiz bu şey diğerlerinden küçükçe ve sarı, mavi, yeşil üçlüsünden belirgin şekilde ayrışan cırt pembe rengiyle olsa olsa bir toptu. Sanki bir istiridyenin incisini derin deniz tehlikelerinden koruyarak yalnızca büyümesi için gerekli olan mineralleri alabilmesi adına yer yer denizin sularına açtığı kapakları şimdi çocuğun benzer bir şekilde duran kapalı elleri topunu havuzdaki diğer çocuklardan korumak niyetiyle sadece kendinin onu ışıkta seçebilmesi için ara ara içeriye sızan güneşe açtığı avuçlarına dönüşüyordu annesinin imgeleminde.

Kadın bu heyecan karşısında heves ve umut kırmak istemediğinden ama yine de çekingen bir biçimde evladının yüzüne gülerek bakıyordu. Biliyordu, aramak zor ve belki bazen sonuçsuzdu ama her şeye rağmen aramak bir sonuç getirebilir olma ihtimalini bünyesinde taşırdı ve bazen sonuçtan ziyade ararken bulduklarımız daha kıymetli olabilirdi…

‘’Buradaymış işte.’’ dedi Ali. ‘’Sabahtan beri arıyordum onu.’’ diye ekledi annesine dönerken.

Kadın hiç bozmadan, ‘’Öyle mi anneciğim?’’ diyerek devam etti.

‘’Yoksa sen mi düşürmüştün onu oraya?’’ diye sorarak konuyu dağıttı.

Ali kendinden emin bir biçimde ‘’Hayır anneciğim, ama biri onu bana hediye bırakmış sanırım ben bulayım da onunla oynayayım diye…’’ diyerek annesini kucağına atladı.

‘’Deniz çok kalabalık ama her zaman bir şeyler bulabilirsin anne.’’ diye ekledi.

Biz kendimizden uzaklaştığımızı sezdiğimiz için mi kendimize yaklaşmaya çalışıyoruz? Özümüze ait olanı bulmaya ve kendimize ait olmaya mı çalışıyoruz? Öyleyse biz deniz aşırıya kaçarken yalnız olduğumuzu biliyoruz…
yazı:
Gizemnur Sert
çizim:
Kaan Demirçelik
favorile

eser galerisi.

Deniz Aşırıya Kaçarken

yazı:
Gizemnur Sert
çizim:
Kaan Demirçelik

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol