Hep Bir Şeyler Eksik

Gün doğar, akar,
biraz süzülür,
gün, batar.

Tekrar eder kendini, hiç utanmadan, hiç yorulmadan. Sanki her şey olması gerektiği gibiymiş gibi fakat içten içe bir şeyler yerinde değildir.

Bunu kimse yüksek sesle söylemez, ama herkes bilir.

Sabah uyanırken hissedilen o belirsiz ağırlıkta saklıdır bu. Gözler açılır, beden hareket eder, hayat başlar bir parça hep eksik kalır. Ne olduğu bilinmez, nerede kaybolduğu hatırlanmaz, sadece yokluğu hissedilir.

İnsan bazen durup anlamaya çalışır; neden bu kadar dolu bir dünyanın içinde bu kadar boş hissettiğini, neden her şey bu kadar erişilebilirken hiçbir şeyin gerçekten ulaşılır olmadığını. Fakat bu sorular elde tutulmaz, kayar gider. Yerine başka şeyler gelir; daha hızlı, daha parlak, daha oyalayıcı şeyler.

İnsan oyalandıkça kendinden biraz daha uzaklaşır. Kalabalıkların içinde yürürken yüzler birbirine karışır. Herkes bir yere yetişiyormuş gibi hızlıdır ama kimsenin gerçekten nereye gittiği belli değildir.

Omuzlar çarpar, gözler kaçırılır, kimse kimseye değmez. Bir anlığına biriyle göz göze gelinse bile o bakış hemen çekilir; çünkü orada tanıdık ama rahatsız edici bir şey vardır, sanki herkes aynı duyguyu saklıyordur ve biri onu görürse her şey açığa çıkacakmış gibidir

İnsan en çok da bundan kaçınır: Kendi içinden.

Çünkü içerisi eskisi gibi değildir.Sessizliğin boşluğundaki ruh yerini başka şeylere bırakmıştır.Belki korkutucu ama sahici bir sessizlik. Şimdi ise sessizlik bile dolu; yarım kalmış düşüncelerle, söylenmemiş cümlelerle, bastırılmış duygularla. İnsan ne zaman durup dinlemeye çalışsa içinden düzensiz bir uğultu yükselir. Ne dediği anlaşılmaz, ama susturulmak istenir. Bu yüzden durulmaz. Sürekli bir şeyler yapılır; bir şeyler izlenir, okunur, paylaşılır, tüketilir. Gün, fark edilmeden dolar, ama doldukça hafiflemez; aksine ağırlaşır. Çünkü yapılan her şey, yapılmayan bir şeyin üzerini örter ve o yapılmayan şey belki bir yüzleşme, belki bir kabulleniş orada, örtünün altında kalır.

İnsan bazen geceleri hisseder bunu. Her şey sustuğunda, ışıklar azaldığında, dışarıdaki dünya biraz geri çekildiğinde… O zaman içerde kalan şey daha belirginleşir. Göğsün ortasında, adı konulamayan bir sıkışma gibi. Ne tam bir acıdır ne de yok sayılabilecek kadar hafif; sadece oradadır ve insan ne yapacağını bilemez. Birine anlatmak ister bazen, ama kelimeler yetmez çünkü bu duygu anlatıldığında küçülecek gibi gelir. Oysa içerdeyken büyüktür, ağırdır, gerçek gibidir; dışarı çıktığında ise anlamını kaybedecekmiş gibi… Bu yüzden çoğu zaman susulur, susuldukça çoğalır.

İnsan kendini anlatamadıkça kendine yabancılaşır. İçinde olan şeylerle dışarıda yaşadığı hayat arasındaki mesafe büyür. Gülümsediği anlarla içten içe çöktüğü anlar birbirine karışır; hangisinin daha gerçek olduğunu ayırt etmek zorlaşır. Ve bir süre sonra ayırt etmeye çalışmak da bırakılır. Her şey olduğu gibi kabul edilir ya da daha doğrusu, olduğu gibi görünmeye devam eder. İnsan hissetmediği şeyleri hissediyormuş gibi yapmayı öğrenir; yorulmadığını, eksilmediğini, kaybetmediğini… Oysa hepsi olmuştur; sadece yavaş yavaş, fark edilmeden.

Günler geçer, birbirine benzer. Bir gün diğerinden çok da farklı değildir artık. Sabahlar aynı ağırlıkla başlar, akşamlar aynı yorgunlukla biter. Arada kalan saatler doludur, ama doluluğun içinde bir eksiklik gezinir. Sanki her şey tamamlanmaya çok yaklaşmış ama hiçbir zaman tamamlanmamıştır. Bu yarımlık hissi insanın içine yerleşir. Onunla yaşamayı öğrenir, hatta bir süre sonra onu fark etmemeyi de öğrenir. Fakat bazen; beklenmedik bir anda bir sesle, bir kokuyla, bir anıyla her şey geri gelir. O eksik parça kendini hatırlatır. İnsan bir anlığına durur, içinde bir şeyin yerinden oynadığını hisseder. O an her şey nettir aslında fakat çok kısa sürer. Çünkü hayat beklemez.

Gün yine doğar, akar,
biraz süzülür
ve batar.

İnsan da onunla birlikte akar; düşünmeden, sorgulamadan, çoğu zaman hissetmeden. Çünkü hissetmek ağırdır ve bu ağırlığı taşımak artık çoğu insana fazla gelir. Bu yüzden hafif olan seçilir fakat hafif olan çoğu zaman gerçek değildir. İnsan, gerçek olmayan şeylerin içinde yaşamaya alıştıkça, gerçek olan her şey biraz daha uzaklaşır. Bir gün dönüp bakıldığında geriye tam olarak ne kaldığı anlaşılamaz. Anılar vardır, görüntüler vardır, sesler vardır fakat içlerini dolduran o şey eksiktir. Sanki yaşanan her şey olmuş ama tam olarak yaşanmamıştır.

İşte o zaman insan anlar gibi olur, artık çok geçtir. Çünkü kaybedilen şey geri çağrılabilecek bir şey değildir.

Gün yine doğar, akar,
biraz süzülür
ve batar.

Hiçbir şey değişmemiş gibi görünür fakat insan artık eskisi gibi değildir.

İnsan bazen geceleri hisseder bunu. Her şey sustuğunda, ışıklar azaldığında, dışarıdaki dünya biraz geri çekildiğinde… O zaman içerde kalan şey daha belirginleşir. Göğsün ortasında, adı konulamayan bir sıkışma gibi. Ne tam bir acıdır ne de yok sayılabilecek kadar hafif; sadece oradadır ve insan ne yapacağını bilemez.
yazı:
Furkan Demirbaş
çizim:
Mihrace Aladağ
favorile

eser galerisi.

Hep Bir Şeyler Eksik

yazı:
Furkan Demirbaş
çizim:
Mihrace Aladağ

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol