Düşen Melek

“Ey sabah yıldızı, nasıl da gökten düştün!”

Yeşaya 14:12, Eski Ahit

Dün gece kanatlarından asılmış bir melek gördüm.

Kanatlarının altına günahlarını tek tek yazmışlardı. Mürekkeple değil; tırnakla, bıçakla, nefretle işlemişlerdi. Her harf etinden koparılmış bir parçaya benziyordu. Bileklerinden süzülen son sözleriyse, kendi günahlarının üzerine damlıyordu. Kan mıydı, af mıydı, yoksa çoktan unutulmuş bir duanın son kalıntıları mıydı; anlamak mümkün değildi.

Yaklaştım.

Kanatlarının arasına sıkıştırılmış son günahın ne olduğunu görmek için eğildim. Orada yalnızca tek bir şey yazıyordu:

Merhamet.

Rahmini toprağa veren kadınlar çınladı kulaklarımda. Usulca meleğin yüzüne baktım. İlk kez ağladığını gördüm. Gözlerinden süzülen yaş, göksel bir gaye miydi yoksa insanoğlunun topraktan doğan kederi miydi ayırt edemedim. Gözlerimi kapattım. Nefesimin yavaşça boş bir odanın duvarlarına çarpar gibi yankılanmaya başladığını fark ettim. Yanağımda hissettiğim o insanüstü sıcaklık karşısında, gözlerimden süzülen kutsal ışığa engel olamadım.

Belki de meleklerin ilk hatası buydu. Yeryüzüne bakmaları yasak değildi. Fakat fazla uzun bakmışlardı. Rahmini toprağa veren kadınları, isimsiz mezarları, duaları göğe ulaşamadan suskunluğu, yarım kalan insanları görmüşlerdi. Çoğu izlemekle yetindi. İçlerinden yalnızca biri dayanamadı. Onlar için ağladı. Ve en sonunda ise acıyı anladı. İşte düşüş tam da burada başladı.

Bazıları yeryüzünde acıya fazla yaklaştıkları için kaybolurdu. Çünkü acı, uzaktan yalnızca var olurdu; oysa yaklaştıkça insanın varlığıyla bir olurdu. Onu izledikçe insanı içine çeken bir manzaraya dönüşürdü. Yaklaştıkça derinleşir, derinleştikçe insanı kendine çeker ve ruhunda tekinsiz izler bırakırdı.

Ve bir noktadan sonra artık geri dönülemez olurdu. Çünkü sonunda acıyı görmüyorlardı; acının kendisi oluyorlardı. İşte merhamet tam da burada kırılırdı. Çünkü bir yarayı anlamak, ona dokunmaktı. Ona dokunmak ise artık ondan ayrı kalamamak demekti.

Melek de işte böyle kayboldu. Tek başına ağladı, sonra anladı, tekrardan ağladı ve en sonunda kendisine bile ait olmayan bir acının içinde asılı kaldı. Gökyüzü bile geri çağırmadı onu. Çünkü geri dönmek, aynı varlık olmak demekti. Ve o artık, çoktan geri dönemeyecek kadar kaybolmuştu.

İşte böyle yeryüzüne düştü.

Ama düşmek, bir son değildi. Tam tersi her şeyin başlangıcıydı. Çünkü yeryüzü, düşenleri karşılamazdı; onları içine alırdı.

İlk gün kimse fark etmedi, sadece gökyüzünde eksik bir ışık vardı. Sonraki gece ise sadece bir yıldız kaydı. Kimse görmedi. Sonra mevsimler geldi geçti. Rüzgâr değişti. Daha sert esmeye başladı poyraz. Yağmur biraz daha ağır yağdı. Güneş artık eskisi kadar ısıtmıyordu. Sabahlar, akşamların peşinden daha hızlı adımlarla koşmaya başladı. Ve insanlar, nedenini bilmedikleri bir kederi evlerinin içinde ağırlamaya başladılar. Ve her gece sanki bir varlık, onların adına ağlamaya devam ediyordu.

Ve kimse artık gökyüzüne aynı şekilde bakmıyordu. Çünkü gökyüzü eskisi gibi değildi. Bir eksiklik vardı. Adı konulamayan bir boşluk, her şeyin üstüne ince bir gölge gibi yayılıyordu.

İnsanlar bunu önce yorgunluk sandı. Sonra alışkanlık. Sonra kader. Ama hiçbir şey alışkanlık değildi. Çünkü bazı eksiklikler zamanla dolmazdı, sadece büyürdü.

Geceler uzadı, sessizlik ağırlaştı. Ve rüyalar, eskisinden daha fazla ağlamaya başladı. Sanki bir şey, hâlâ düşmeye devam ediyordu. Ama kimse yukarı bakmayı hatırlamıyordu.

Sonra… Kimse onun adını hatırlamadı. Ama unutmak bile yok etmedi onu. Çünkü bazı varlıklar geride bıraktıklarıyla yaşardı.

Bir çocuk ağladığında, nedeni bilinmeyen bir yük göğsüne oturuyordu. Bir kadın toprağa eğildiğinde, sanki gökyüzü biraz daha aşağı iniyordu. Ve bir adam acıyı görmezden geldiğinde, yeryüzü kırılıyordu. O artık görünmüyordu. Ama hiçbir şey eskisi gibi de değildi. Çünkü düşüş bitmemişti. Sadece yayılmıştı. Ve yeryüzü, artık onu içinde taşımaya yeminler etmişti.

Melek artık gökyüzüne ait değildi. Ama yeryüzü de ona ait değildi, ikisinin arasında sıkışıp kalmıştı. Ne düşmüş sayılabilirdi. Ne de kalmış. Sadece… sürünüyordu.

Fakat o an anladım. Onu sürükleyen ve cennetten düşüren şey nefret değildi. İnsanların acısına fazla yaklaşmış olmasıydı. Belki de merhamet buydu. Başkasının yükünü omuzlarına almaya razı olmak.

Ama hiçbir cennet, sırtında dünyayı taşıyanları uzun süre içinde tutacak kadar merhametli değildi. Işık getirenin adı da unutuldu, düşüşü de düşü de. Ama bıraktığı şey unutulmadı. Bir merhamet kaldı ondan geriye. Ne iyi eden ne kurtaran. Sadece ağırlaştıran ve uyuşturan.

Artık yeryüzü ve gökyüzü sessizlik içinde bir rüyanın içinde asılı kaldılar. Onlardan geriye ufukta hiçbir şey kalmamıştı. Sadece kanatların altına kazınmış o günah, sanki ilk kez değil de yeniden görünür olmuş gibi kutsal bir ışığın altında parıldıyordu.

İnsan.

Bir an durdum. Sonra fark ettim. Kelime yeni değildi. Sanki çok önceden yazılmış gibiydi.

Yalnızca

Şimdi hatırlanmıştı.

İnsan.

Hangisinin daha büyük günah olduğunu ayırt edemedim…

yazı:
Bilge Güler
çizim:
Kadir Emir Kabadaş
favorile

eser galerisi.

Düşen Melek

yazı:
Bilge Güler
çizim:
Kadir Emir Kabadaş

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol