Pripyat

Donuk betonların arasından sürünen, dokunduğu her köşeyi biraz daha eskiten daimi bir rüzgar dolaşıyor Pripyat’ta. Yosun tutmuş duvarlar bu hareketi ezberlemiş gibi öylece bekliyor; yıllardır aynı yerlerden geçen, aynı çatlaklara nüfuz eden bu rüzgar, her seferinde şehrin içindeki o derin sessizliği biraz daha büyütüyor.

Şehrin asfaltları çatlamış; üzerindeki ayak izlerinin kime ait olduğu ise artık önemini yitirmiş durumda. Zamanın kendisi, bu izleri sahiplerinden tek tek ayırırken geriye kalan tek şey isimsiz gölgeler haline gelmiş. Ufak bir esintiyle sallanan salıncakların çıkardığı o ses ise, şehrin hala sahip olduğu tek ezgi.

Burası Pripyat.

Bir zamanlar neşeyle açılıp kapanan apartman kapıları, şimdi küflü ve gıcırdayan menteşelerine teslim. Gövdeleri yavaşça çürürken, içlerinde sıkışıp kalmış hayaletler gökyüzüne uzanan gri yıkıntıların arasında amaçsızca dolaşıp duruyor.

Ve sanki her biri, kendi lanetli geçmişine sıkıca zincirlenmiş.

Ölümcül bir hata.
Korkunç bir felaket.
Unutulmayan ve asla unutulamayacak bir trajedinin başlangıcı:

26 Nisan 1986. Ukrayna.

O yıllarda Çernobil Nükleer Santrali, Sovyetler Birliği’nin gururla sergilediği en güçlü enerji kaynaklarından biriydi. Devasa enerji kapasitesi ve modernliği temsil eden tasarımıyla sadece bir santral değil, aynı zamanda teknolojik üstünlüğün simgesi olarak da görülüyordu. Reaktörler durmaksızın çalıştırılıyor, sistemin güvenliğine duyulan sorgusuz inanç günden güne artarken, nükleer güç üretimi süreklilik kazanmaya devam ediyordu. Santraldaki rutin testler ve vardiyalar neredeyse sıradan birer ayrıntıya dönüşmeye başlıyordu.

26 Nisan gecesinde santralde yapılan bir hata, zincirleme bir suskunluğa dönüşmek üzereydi. İzlenen yanlış prosedürler, yetersiz önlemler ve gece yarısı karanlık bir vardiyada alınan kararlar, geri dönüşü olmayan bir süreci başlatmıştı.

Önce buhar yükseldi. Ardından grafit çekirdeği havaya savuran büyük bir patlama… Gökyüzü göz alıcı bir parlamayla yarıldı ama aydınlanmadı. Görünmeyen uğursuz bir zehir her yere usulca yayılmaya başladı.

Patlamanın ardından ilk gelenler itfaiyecilerdi. Ne ile karşı karşıya olduklarını bilmeden, aceleyle santrale akın ettiler. Ancak alevlerle savaşmaya alışmış bedenleri, göremedikleri bu ışıkla yanmanın ne demek olduğunu çok geç anlayacaktı; radyasyon, tenlerine dokunduğu anda çoktan kaderlerini yazmıştı.

Asıl felaket, patlamadan günler sonrasında yüzünü gösterdi. Durumun ciddiyetini anlayamamış olan yetkililer sessizliği seçmiş ve belki de gerçeği göz ardı etmek, bu dehşeti kabullenmekten çok daha kolay olmuştu. Patlamaya dair veriler dosyaların arasında gizlendi. “Şimdilik açıklamayalım, paniğe gerek yok” cümlesi, o gecenin en ölümcül kararı oldu.

Ve Pripyat halkı, günlerini her zamanki gibi yaşamaya devam etti. Ertesi sabah çocuklar okula gitti, insanlar işlerine yürüdü; evlerin pencereleri açıldı, sokaklar sohbetle doldu. Radyasyon ise acele etmeden, kimseyi uyarmadan şehrin içine sinsice yerleşmeyi sürdürdü. Tam otuz altı saat boyunca Pripyat’ın insanları bir şeylerin yanlış olduğundan habersizce güldüler, yediler, içtiler ve sadece hayatlarına devam ettiler.

Sonunda tahliye kararı geldiğinde ise çoğu insan çoktan ölümcül dozu almıştı bile. O noktadan sonra alınabilecek herhangi bir önlemin gerçek bir karşılığı maalesef kalmamıştı.

Hastaneler çok kısa bir sürede dolmaya başladı. Neden hasta olduklarını bilmeden hastanelere akın eden insanlar için uygulanabilecek herhangi bir tedavi yoktu; radyasyon kaynaklı hastalıklar ilk haftalarda yüzlerce insanı hayattan kopardı.

Bilindiği üzere bu trajedi, yalnızca o günlerle sınırlı kalmadı. Patlamayı takip eden sonraki günler haftalara, haftalar aylara dönüşürken radyasyonun etkileri kimseye acımadan yayılmaya devam etti. İlk şok atlatıldığında, geriye kalanlar için başlamış olan uğursuz bir süreç çok daha yavaş, çok daha derin ve çok daha kalıcıydı. Belki o günlerde vücutları hayata tutunabilmişti fakat maruz kaldıkları hasar zamanla kendini gösterecekti.

Aylar ve yıllar geçtikçe kanser vakaları arttı. Çocuklar ve doğmamış bebekler, hiç seçmedikleri zehirli bir yükle dünyaya geldi. Toprak kirlendi, ormanlar sustu; hatta bazı hayvanlar yanlış şekillerde doğmaya başladı. Doğa ananın kendisi bile bu felaketi nasıl taşıyacağını bilemiyor gibiydi. Bu karanlık yalnızca Pripyat’ta kalmadı; haritaları aştı, sınırları delip geçti ve Avrupa’nın üzerine ağır bir gölge gibi çöktü. Günümüzde bile ölenlerin sayısı net olarak bilinemiyor.

Ve bugün, Pripyat hâlâ orada duruyor.
Betonlar yerinde, duvarlar aşınmış, salıncaklar boş; rüzgâr yine aynı çatlaklardan geçiyor, hiçbir şey anlatmıyor ama her şeyi hatırlıyor.

Belki de bazı şehirler yıkılmaz; sadece terk edilir.

Ve bazı felaketler bitmez, yalnızca sessizleşir.

Ve bugün, Pripyat hâlâ orada duruyor. Betonlar yerinde, duvarlar aşınmış, salıncaklar boş; rüzgâr yine aynı çatlaklardan geçiyor, hiçbir şey anlatmıyor ama her şeyi hatırlıyor. Belki de bazı şehirler yıkılmaz; sadece terk edilir. Ve bazı felaketler bitmez, yalnızca sessizleşir.
yazı:
Sinem Özel
grafik:
Tunahan Toprak Alparslan
favorile

eser galerisi.

Pripyat

yazı:
Sinem Özel
grafik:
Tunahan Toprak Alparslan

01 / 02

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol