I. Maskenin Arkasındaki Labirent
Tiyatro dünyasında Arthur Vance adını duymayan yoktu. 33 yaşındaki bu adam; soğukkanlılığı, sahnede yarattığı sarsıcı atmosferler ve her jestine sinmiş o aristokratik asaletle bir dahi olarak kabul ediliyordu. Onunla çalışmak bir oyuncu için hem büyük bir onur hem de psikolojik bir savaştı. Yönetmenlik koltuğuna gökten zembille inmemişti; bu binanın en karanlık dehlizlerinden tırmanmıştı yukarıya. Yıllar önce reji odasında sadece kahve taşıyan, senaryoları fotokopi çeken silik bir asistan olarak başlamış, ardından sahne amirinin yardımcılığını yapmış, dekorların tozunu yuta yuta her tuğlayı hafızasına kazımıştı.
Ancak kimsenin bilmediği, tiyatro camiasının o parlak ışıklarının arkasına gizlenmiş korkunç bir çürüme vardı. Arthur, çocukluğunu mükemmeliyetçilik krizleriyle evi bir cehenneme çeviren narsist, paranoid bir annenin gölgesinde geçirmişti. Kadının bitmek bilmeyen histeri krizleri, en ufak bir hatada oğlunu saatlerce karanlık odalara kilitlemesi, Arthur’un zihninde ilk derin fay hatlarını yarattı. Üniversite bittiğinde, zihnindeki o fay hatları kırılmaya başladı. Şizofreninin ilk sanrıları, duvarların arkasından gelen fısıltılar ve herkesin ona karşı birleştiğine dair o amansız paranoyalar kapısını çaldığında Arthur delirdiğini anladı. Ama o sıradan bir hasta değildi. Bir dahi gibi, durumun farkına vardı ve kendini gizlemeyi seçti.
Aynanın karşısına geçti. Günlerce, haftalarca normal bir insanı taklit etme egzersizleri yaptı. Gözlerini kaç saniyede bir kırpması gerektiğini, entelektüel bir gülüşün dudak kenarlarında bırakacağı o sahte sıcaklığı, ses tonundaki güven veren tınıyı santim santim çalıştı. İçindeki canavarı kusursuz bir centilmen maskesinin arkasına saklamayı başardı.
Ta ki beş yıl önce, eski şehrindeki o uğursuz geceye kadar. O dönemin başrol oyuncusu olan bir kıza karşı hastalıklı, takıntılı bir hayranlık beslemeye başlamıştı. Prova çıkışı, herkes gittikten sonra kıza "özel bir sahne çalışması" bahsiyle sahte bir metin verdi. Metindeki kurbanın boğulma sahnesini çalışacaklardı. Arthur, kızın arkasından yaklaşıp boğazına sarıldığında niyetinin oyun oynamak olmadığını kız çok geç anladı. Arthur, genç kızın gözlerinde parıldayan o saf, çiğ ölüm korkusunu, nefes almaya çalışırken debelenişini izlerken hayatındaki ilk ve en büyük sanatsal esrikliği yaşadı. Aradığı kusursuz sanat buydu. Kızın o gece tiyatroya gelmeyen sevgilisinin şans eseri salonu basmasıyla Arthur suçüstü yakalandı. Gazeteler günlerce bu "dahi terzinin deli gömleğini" yazdı. Yüksek güvenlikli bir akıl hastanesine kapatıldı. Ancak Arthur’un maskesi orada da devreye girdi. Uysal, ilaçlarını düzenli alan, tamamen iyileşmiş bir hasta rolü oynadı ve ilk fırsatta hastanenin gevşek bir güvenlik açığından faydalanıp sırra kadem bastı.
Şehrini değiştirdi. Saçını, sakalını kesti, ses tonunu kalınlaştırdı. Zaten annesi o hastanedeyken ölmüştü; dünyada onu geçmişine bağlayan hiçbir bağ kalmamıştı. Yeni bir kimlikle, yeni bir tiyatro binasının kapısından içeri sızdı. Yıllarca dekor taşımacılığı yaptı, bilet sattı, kendini unutturdu ve sonunda yine o tılsımlı koltuğa, genel sanat yönetmenliğine kadar yükseldi.
Ve bu gece, onun yeni başyapıtının, gotik bir trajedinin son gizli provasıydı. Sahnedeki kurban ise bendim.
II. Çiğ Beyaz Işık ve Demir Sürgüler
"Yapay! Tek kelimeyle yapay, iğrenç bir oyunculuk!"
Arthur’un kükremesi, boş salonun 18. yüzyıldan kalma yüksek tavanlarında, locaların kadife perdelerinde yankılanıp sahneye bir tokat gibi çarptı. Reji masasının üzerindeki tek lambanın ışığı, onun öfkeden gerilmiş yüzünü alttan aydınlatıyor, arkasındaki duvara devasa bir gölge fırlatıyordu.
Sahnenin tam ortasında, üzerimdeki ağır kadife dönem elbisesinin içinde ter dökerek kalakalmıştım. Saat gecenin ikisini çoktan geçmişti. Dışarıda, şehrin üzerine çöken gök gürültülü şiddetli bir fırtına tiyatronun tarihi, yüksek pencerelerini adeta kıracak gibi dövüyordu. Her şimşek çakışında salonun içi anlık bir aydınlıkla dolup tekrar karanlığa gömülüyordu.
"Arthur, lütfen," dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak dizlerimin üzerindeki tozu silkeledim. "Sabahtan beri aynı sahneyi otuzuncu kez alıyoruz. Karakterim katiliyle yüzleştiğinde dizlerinin üzerine çöküyor, yalvarıyor, hıçkırıyor... Daha ne yapabilirim? İçimdeki tüm enerjiyi tükettin."
Arthur yavaşça oturduğu koltuktan kalktı. Sahneye doğru yürümeye başladı. Adımları o kadar yavaş, o kadar ritmikti ki, sanki her adımın bu tiyatro oyununda matematiksel bir yeri vardı. Sahne merdivenlerini çıkarken yüzünde o insanı her zaman ürperten, o aşırı medeni ve sakin ifade yeniden belirdi. Maske yine yüzündeydi.
"Sorun da bu ya," dedi, sesi fısıltı kadar alçak ama binanın akustiğinde her köşeye ulaşacak kadar netti. "Sen ölümü oynamıyorsun. Sen sadece ölümü taklit ediyorsun. Sıcaklık yok, içtenlik yok, o kemikleri sızlatan teslimiyet hissi yok. Ölüm hissini seyirciye veremiyorsun çünkü hayatında gerçek ölümü, o son nefesin soğukluğunu hiç görmedin. Gerçek dehşeti tatmayan bir oyuncu, sahnede sadece etten ve kemikten bir kukladır."
"Ben gidiyorum," dedim sertçe. Bu ruh hastası adamın sanatsal krizlerini daha fazla çekmeyecektim. Pelerinimi omzumdan söküp sahnenin kenarına fırlattım ve kulise doğru yürüdüm. Aynalı makyaj masamın üzerindeki çantamı kapıp telefonumu çıkardım. Ekranı açtığımda sol üst köşede batan bir gemi gibi duran o yazıyı gördüm: Servis Yok.
Tiyatronun penceresiz, kalın taş duvarlarla örülü bu bodrum katı kulislerinde telefonun çekmemesi normaldi. Merdivenleri hızla çıkıp ana fuayeye, telefonun her zaman çektiği o büyük camlı kapının önüne geldim. Ekran hala aynıydı. Sıfır diş. Arthur’un fırtınayı fırsat bilip ana santraldeki kabloları çoktan kestiğini, binaya bir sinyal kesici yerleştirdiğini o an tahmin bile edemezdim.
Hızla tiyatronun o devasa, iki kanatlı ahşap ana çıkış kapısına yöneldim. Pirinç kolu tüm ağırlığımla aşağı indirdim. Kapı milim oynamadı. Şaşkınlıkla karanlık kapı boşluğuna baktım. Kapının üstündeki devasa demir sürgüler ardına kadar çekilmiş, kalın zincirler asma kilitlerle kilitlenmişti. En korkuncu ise, kilitlerin anahtarları yuvalarında değildi.
Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi vurmaya başladı. "Arthur!" diye bağırdım boş fuayeye doğru. Sesim, mermer sütunların arasında kayboldu. "Arthur, bu hiç komik değil! Kapıyı neden kilitledin? Aç şunu!"
Cevap gelmedi. Sadece dışarıdaki fırtınanın binanın ahşap çatısını zorlayan uğultusu ve bodrumdaki eski jeneratörün derinden gelen, ritmik hırıltısı duyuluyordu. Arthur bu geceyi ilmek ilmek işlemişti. Diğer sahne çalışanlarına, kostümcülere ve gişedeki çocuklara iki gün önceden ücretsiz izin vermiş, binanın tüm yedek anahtarlarını toplamış ve beni bu devasa taş tabutun içine hapsetmişti.
III. Son Perde
Fuayeden geriye, sahne arkasındaki loş koridorlara doğru yürürken arkamdan gelen o sesi duydum. Ağır, ritmik ve metalik bir sürtünme sesi.
" Krrrç... krrrç... krrrç..."
Kafamı hızla arkaya çevirdiğimde sesin kaynağını gördüm. Karanlık koridorun köşesinde, acil durum yeşil ışığının altında beliren Arthur, elindeki devasa makasın ucuyla duvarı kaplayan eski metal panelleri vahşice çizerek yürüyordu. Çıkan o tırmalayıcı " krrrç " sesi, bilenmiş çeliğin sac levhaya her sürtünüşünde paslı tozları havaya savuruyor, boş koridorun duvarlarında yankılanarak doğrudan beynimin içine kazınıyordu. Üzerindeki şık İtalyan kesim ceketi çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Yüzündeki o elit, kibar yönetmen maskesi tamamen paramparça olmuştu. Gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açılmıştı; göz bebekleri büyüktü ve kendi kendine, hiçbir dilde karşılığı olmayan anlamsız kelimeler fısıldıyor, sağ dudağı durmaksızın seğiriyordu. Aynanın karşısında geçirdiği otuz yıl, zihnindeki o şizofrenik kırılmanın şiddetiyle bir anda unufak olmuştu.
Ve elinde, kostüm odasındaki antika dolaptan alınma, döküm demirden yapılmış devasa bir terzi makası tutuyordu. Makası her açıp kapattığında, bilenmiş ağır bıçaklar birbirine sürtünüyor, o uğursuz metalik çınlama koridorun duvarlarında yankılanıyordu.
"Arthur... Ne yapıyorsun? Lütfen bırak gideyim," dedim, geriye doğru adımlarken. Sesim artık bir oyuncuya değil, avlanmak üzere olan bir kurbana aitti.
"Oyunu tamamlıyoruz," dedi Arthur. Sesi hem çok derinden, kırık bir plak gibi tırmalayıcı, hem de ürkütücü bir coşkuyla çıkıyordu. "Bu oyunun son dokunuşu eksik. Senin o kibirli, yapay, burjuva oyunculuğunu arındırmamız gerekiyor. Seni gerçeğe ulaştıracağım."
Dehşet içinde arkamı dönüp koşmaya başladım. Labirent gibi uzanan sahne arkası koridorlarında, eski oyunlardan kalan devasa ahşap dekorların, tozlu pelerinlerin ve cansız mankenlerin arasında nefes nefese kaçıyordum. Ayaklarım ağır elbiseye takılıyor, her köşeyi döndüğümde arkamdaki o sesin daha da yaklaştığını hissediyordum: " krrrç... krrrç..." Arthur acele etmiyordu. Bu binanın her kör noktasını, hangi tahtanın basıldığında gıcırdadığını benden iyi biliyordu. Bir odaya sığınıp kapıyı arkadan kilitlemeyi düşündüm ama koridordaki tüm oda kapılarının anahtarlarının haftalar öncesinden sökülmüş olduğunu kapı kollarına yapıştığımda fark ettim. Adam bir örümcek gibi ağını örmüştü.
Kaçabileceğim tek bir açık yön kalmıştı. Beni kaçınılmaz olarak o trajedinin merkezine çağıran yere fırladım.
Sahneye çıktım.
O karanlık, devasa sahnenin tam ortasına adım attığım an, tepemdeki demir iskelelere kurulu bin voltluk ana projektörler büyük bir patlama sesiyle aniden üzerime açıldı. Çiğ, kör edici, bembeyaz bir ışık seli beni sahnenin ortasına bir böcek gibi çiviledi. Işığın şiddetinden gözlerim kamaştı, elimi yüzüme siper ederek yukarıya, karanlık salonun localarına doğru baktım.
Arthur, sahneyi tam karşıdan gören, kadife işlemeli en görkemli kral locasında oturuyordu. Sol elinde o eski, kenarları nemden yırtılmış el yazması orijinal senaryo metni vardı. Sağ elindeki devasa makası ise locanın korkuluğuna yavaşça, bir saat sarkacı gibi vuruyordu: Tak... Tak... Tak... Gözlerindeki o deli dâhinin ışığı, sahne projektörlerinin beyaz yansımasıyla parıldıyordu.
Yavaşça ayağa kalktı, locanın kenarına yaslandı ve boş tiyatroyu sarsacak, duvarları titretecek bir tonda bağırmaya başladı:
"Harika! İşte bu! Bak o gözlerine... Dudaklarındaki o gerçek morluk, o titreme... İşte benim aradığım duygu bu! Gerçek dehşet, saf çaresizlik! Tiyatro tarihinin en kusursuz sahnesi!"
Ağlamaya başlamıştım. Korkudan dizlerimin bağı tamamen çözüldü, tir tir titreyerek sahnenin tam ortasındaki spot ışığının altına, dizlerimin üzerine çöktüm. Işıklar beni yakıyor, kaçacak hiçbir gölge sunmuyordu.
Arthur locadan çıkıp sahneye doğru inen yan merdivenlere yönelirken, sol elindeki senaryo sayfalarını havaya fırlattı. Onlarca beyaz kağıt, sahne projektörlerinin o çiğ ışığı altında, tıpkı trajik bir oyunun finalinde gökten yağan konfetiler gibi üzerime doğru süzülerek dökülmeye başladı.
Arthur, elindeki demir makası havaya kaldırarak sahnenin ahşap zeminine ilk adımını attı. Gözlerimin içine bakarak gülümsedi:
"Şimdi," dedi fısıldayarak. "Şimdi oyunu yaşat, başrol. Perde kapanıyor."