Sivualar, ışık hüzmelerinin yaşamaya cüret gösteren parçalarıydı.
Yedi göğün arasında ya da deniz cinleri diyarının ardında yaşadıklarına dair söylentiler vardı, bir zamanlar, adlarının anılması lanetlenmeden önceleri. Ebedi ve gerçek olan tek şeyin soğuk olduğu bir diyardı burası. Hiçlikten bir sınır önceki topraklardı. Soğuk ve buzun içerisinde sessizlikten başkası var olamazdı, tek bir kıvılcım dahi hoş görülmezdi. Işık dışında hiçbir şey. Işık hüzmeleri, bu soğuğun ve doğurduğu hiçliğin gizleyemediği tek şeydi. Evet, burada Ay’ın ve yıldızların ışığı soğuğun hoşgörüsünü kazanmıştı ancak onlar da henüz buzların üzerine düşemeden donarlardı.
Sivualar ise yıldızların ışıkları birleştiğinde, hüzmeler donmadan hemen öncesinde doğarlardı. Fazlasıyla nadirlerdi, hızlı ve vahşilerdi. Kırgın bir maviye bürünmüşlerdi, belki bir serçe parmağı kadar anca ederlerdi. Karanlığın içinde öylece süzülüyor gibi görünseler de bir biçimleri vardı. Işık bedenlerinden hiç durmadan akar gibi görünürdü ve bu sayede hiçliğe uzanan perde gibi saydam, birbirlerine kenetlenen onlarca kanatlarının nerede son bulduğu anlaşılmazdı. Elleri bu kanatlara bağlıydı, bazen gövdelerini de kanatlarına sarar, başlarını bu küçük yuvalarına gömerlerdi. Doğdukları yıldızların tonlarından doğan onlarca gözleri vardı, insanoğlunun algılayabileceği başka bir duyuları yoktu. O gözlerin neler gördüğü, neler gösterdiği ise ancak kıyametlerde anlatılırdı, duyacaklar kalırsa tabii.
Ve bu yaratıklar zekilerdi. Ses çıkarmaktan acizken hiçbir lisana çevrilemeyen dillerde konuşuyorlardı. Hiçliğin ortasında asılı kalan koloniler kurmuş, soğuğu kendilerine duvar olarak örmüşlerdi. Karanlığı böldüklerini hissediyor ve onu bükmekten çekinmiyorlardı. Korkmuyorlar, dokunulamayacak bir merak ve içgüdü ile hareket ediyorlardı. İçten içe, varlıklarını kanıtlamanın buradan geçtiğini görüyorlardı. Ancak en nihayetinde, donmuş ışık hüzmelerini parçalara ayırabileceklerini keşfedene kadar bu hiçliğin diyarını bükebilmişlerdi. Onları ellerinin arasından tutabileceklerini, kanatlarıyla sarabileceklerini ve kendilerinden birer parça yapabileceklerini biliyorlardı. Hüzmelerin böylece eridiğini görebiliyorlardı, renklere ve şekillere ayırabildiklerini de. Onları buzların içine hapsedebildiklerini de fark etmeleri belki bir sonsuzluk kadar almıştı, buzları hüzmelerle şekillendirmeyi öğrenmek de bir o kadar daha.
Ancak heykeltraşları oldukları şekillerin ne zaman anlam kazandığını seçemiyorlardı.
Buzulların çoğu parçalanmış, kar tanelerine dönerek diyarın her yanına dağılmış olsalar da kalanları, Sivuaları göklerdeki son ışık hüzmesi de sönene kadar eşlik etmeye yeterdi. Buzulların üzerlerini, karların arasını vahşice oyulmuş, anlamlandırılamayan yaratıklar, suretler, gök cisimleri, yıldız haritaları ve diğer diyarlardan çalınmış gerçeklikler doldurmaya başlamıştı. Çeşitli diyarların haritaları oradaydı. Bitkileri ve hayvanları, efsaneleri ve lanetleri, doğası ve tahribatı buzullara işleniyor; Sivuaların ellerinde gerçeklikler kırılıyordu.
Işık hüzmeleri yıldızların, Ay’ın ve gökteki diğer ışıkların gördüklerini buraya taşıyor, yalnızca bu küçük yaratıkların okuyabileceği şekilde soğuğa işliyordu. Sivualar ise kendilerini yaratan hüzmelerin getirdiklerini hiç sorgulamadılar. Kendi suretlerini diğer diyarların efsanelerine hangi yıldızın taşıdığını sormadılar.
Zamanın dahi donduğu bu topraklara etten ve kemikten bir beden düştüğünde ise bunu kabullendiler. Duran kalbi tekrardan arttırmaya çalışmadılar, açık kalan göz kapaklarını kapatma gereği duymadılar. Yeryüzünde vahşilik olarak adlandırabilirlerdi ancak donan kanın yerine ışıklarını yerleştirirken gök haritalarına ekledikleri yıldırım ve şimşekleri andılar. Bedenin parçalarına diğer diyarlarının haberlerini kazıyıp kendi sonsuzluklarının bir parçası yaptılar.