Rüyalar ve Kabuslar Arasında Bir Şehir: Venedik’in Sinemada Ölümle İlişkisi Üzerine Kısa Bir İnceleme

Venedik, İtalya’nın kuzeyinde Veneto bölgesinde bulunan belki de dünyanın en gizemli şehirlerinden biri. Şehrin içinde dolaşırken geçtiğiniz her köprü farklı bir adacığa ayak basmanızı sağlıyor. Sokaklarını dolaşırken aniden karşınızda bir kanal bulabilir veya bitmeyen bir sokağın içine girmiş olabilirsiniz. Venedik, şüphesiz turistik bir şehir ve modern sanat dünyası için önemli bir yer. Peggy Guggenheim Müzesi ve Prada Koleksiyonu her sene çokça turisti sanat dünyasının içinde bir gezintiye çıkarıyor. Ancak modern sanat bir yana, Venedik’i adeta gizemli bir rüyalar şehrine çeviren sinemayı göz ardı etmemeliyiz. Venedik’te çokça film çekilmiştir ama iki film var ki bana kalırsa Venedik bu filmlerle birlikte gerçek hayatta görebileceğinizden bambaşka bir şehre bürünüyor. Şehir, rüyalar şehriyken aniden kabuslar şehrine de dönebiliyor. Bu filmler Nicolas Roeg’in Karanlığın Gölgesi (Don’t Look Now) ve Luchino Visconti’nin Venedik’te Ölüm (Morte a Venezia)’dür.

Bu filmlerin en dikkat çekici ortak noktası ölümdür. Roeg’in filminde Venedik sokakları bir kabusa eşlik ediyor. Filmde John ve Laura Baxter çifti, küçük kızlarının ölmesiyle yolları Venedik’e düşer. Venedik'te iki yaşlı kadınla tanışırlar. Bu kadınlar Laura'ya ölen kızıyla iletişim kurabildiklerini söyler. John ve Laura buna inanmazlar fakat sonrasında doğaüstü olaylar onların peşini bırakmaz. John, kızına benzeyen kırmızı ceketli bir figür görmeye başlar ve işte bu noktada film, Venedik’i bir kabuslar şehrine dönüştürür. Rüya ve hayal sekansları tekinsiz bir müzikle birleşince filmi izlerken gerilmemek imkânsız oluyor. Görüntünün ve müziğin bir araya gelmesiyle seyirciyi ne kadar etkileyebileceğine tanıklık ediyoruz. Visconti’nin filminde ise kâbus yok ama bir hayal var. Filmin başlığından direkt bu filmde birinin ölümle karşılaşacağını biliyoruz ki bu ana karakterimiz Gustav von Aschenbach’tır. Aschenbach Venedik’te Polonyalı bir çocuk olan Tadzio’ya âşık olur. Bu aşk yasak olduğu kadarıyla imkânsız da bir aşktır. Bu yüzden Aschenbach hem fiziksel hem de ruhsal olarak filmde çöker ki şehirde kolera salgınının başlamasıyla ölümüne giden yol daha görünür olacaktır. Roeg’in filminin aksine Venedik’te Ölüm’de şehir bir hayalin yansımasına dönüşüyor. Tekinsiz sokaklar yerine aydınlık sokaklar çıkıyor karşımıza. Gökyüzü karanlığa bürünmüyor. Aschenbach ölürken bile denizi ve masmavi gökyüzünü görüyoruz.

İki filmde de ölüm farklı tonlarda işleniyor. Birinde dehşetle sonlanırken diğeri huzurla bitiyor. Venedik’te ölmek yabancı bir konsept değil. Dante ölümle Venedik’te sıtmaya yakalandığı dans etmeye başlıyor. Bu bahsettiğimiz filmlerde Venedik’in rüyalar ve kabuslar şehrine dönüşmesinin belki de en temel sebebi aslında ölümün hayatın bir parçası olmasıdır. Şu an Venedik’te sanat eserleri çoğunlukta olduğu düşünüldüğünde buna kişisel bir bakış açısından bakacak olursak sanatçılar eserlerine rüyalarını, hayallerini ve kabuslarını yansıtıyor. Belki de bunun en temel sebebi de bir gün ölecek olmaları. Kendimizden bir parça bırakmak istiyoruz. Roeg’in filmindeki John Baxter eski bir kiliseyi onarıyordu. Bir restorasyon sanatçısı. Aschenbach ise bir bestekar, filmin uyarlandığı Thomas Mann romanında ise bir yazar. Dante bir şairdi. Sanatçılar ve sanata maruz kalanlar Venedik’te ölüm ile tanışıyor. Ama aynı zamanda ölümsüzleştikleri yer de olabilir. Çünkü bu insanlar sanatla hatırlanacaklar.

Bu iki filmin dikkat edilmesi gereken bir diğer ortak noktası ise ikisinin de bir romandan uyarlanmış olması ki bu daha önce bahsettiğimiz sanatçının ölümle ilişkisi tartışmasıyla ilişkilendirilebilir. Daphne du Maurier’in Don’t Look Now adlı öyküsünün ve Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm romanının ölümsüzleşmiş olmasının bir sebebi de uyarlanmış olmaları diyebiliriz. Şu an internet çağında her türlü bilgiye ulaşabiliyoruz ama bu eserleri hatırlamamıza vesile olacak bir diğer süreç ise şüphesiz uyarlamadır. Uyarlama sanki eserlerin Venedik’i gibi. Eserler bir ölümle karşılaşıyorlar. Başka bir mecraya aktarılıyorlar. Tıpatıp aynı değiller. Ama ölümsüzleşiyorlar. Belki de bizim de ölümsüzleşmemiz için önce ölmemiz gerekir. Yolunuzun bir gün Venedik’e düşmesi dileğiyle.

Ancak modern sanat bir yana, Venedik’i adeta gizemli bir rüyalar şehrine çeviren sinemayı göz ardı etmemeliyiz. Venedik’te çokça film çekilmiştir ama iki film var ki bana kalırsa Venedik bu filmlerle birlikte gerçek hayatta görebileceğinizden bambaşka bir şehre bürünüyor. Şehir, rüyalar şehriyken aniden kabuslar şehrine de dönebiliyor.
yazı:
Eren Güneysu
grafik:
Sıla Doğan
favorile

eser galerisi.

Rüyalar ve Kabuslar Arasında Bir Şehir: Venedik’in Sinemada Ölümle İlişkisi Üzerine Kısa Bir İnceleme

yazı:
Eren Güneysu
grafik:
Sıla Doğan

01 / 02

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol