deneme

İnşa Halindeki Ruhlar ve Beklemenin Estetiği

İnsan ne çok bekliyor, değil mi? Güzellikleri, yarının mutlu bir sabah olmasını, sağlığı, dostluğu… Belki de en çok umudu bekliyoruz. Bilinmezliğin içinde yüzen geleceğimize dair ne çok dilek biriktiriyoruz ceplerimizde. Ama en ağırı bu değil aslında. Asıl mesele, insanın dışarıdan beklediklerinden çok, bizzat kendisinden bekledikleri. Aynaya baktığımızda gördüğümüz yalnızca bir yüz değil; başarmayı, olgunlaşmayı, bazen de sadece kendi hayallerine sadık kalabilmeyi umut eden bir benlik. Ve biz, en çok da kendimize verdiğimiz sözlerin peşinden koşuyoruz, belki farkında bile olmadan.

Her sabah bekledim seni,
Bir umut, uzak bir teselli gibi.
Zamanı durdurabilseydim eğer,
Kaybettiklerimin gelmesini beklediğim kadar,
Yarına olan inancımı da beklerdim.

İnsan göğsünde taşıdığı o istasyonla yaşar; gelen iz bırakır, gidenler derin bir yara açar. Hastane koridorlarında iyi bir haberin gelmesini, okul kapılarında başarının sesini, hayaline kavuşacağı o anı bekler umutla. Zaman akar, geçer gider. Ama bir bekleyiş vardır ki, belki de en yıkıcı olanıdır: Kendine olan bekleyiş.

Dilimize pelesenk olan ertelemelerimiz vardır hani; "Pazartesi gelince başlarım", "Okul bitince düşünürüm", "İşe girince düzenimi kurarım"... Sürekli bir şeylerden kaçarız. Geleceğe fırlattığımız o sabırsız düşünceler, adeta bugünümüzü süpürüp atan bir rüzgâr gibidir. Gelecekteki "biz", gözümüzde o kadar nadide bir parçadır ki; şimdiki halimiz sadece alelade bir taslak gibi gelir. Ama o gelecek bizden uzaklaştıkça, insan artık geç kalmaya başlar; kendine, yarınına, özüne. Göğsünde taşıdığı o sessiz istasyon, artık gürültülü ve kaotik bir pazar yerine döner. Trenler ne kalkıp gider ne de sana yardım eder; hepsi rayların üzerinde, ruhsuz bir metal yığını gibi bekler.

Oysa eskiden zamanın ve insanın güp güp atan, dur durak bilmez bir ritmi vardı. Okuldan dönünce sabırsızlıkla açılan o çizgi filmlerin, yapay zekâ olmadan geçen günlerin, telefon ekranına gömülmeden yüz yüze edilen sohbetlerin bir tadı vardı. Doğa bile beklemeyi bilirdi; hasat vermek için mevsimini, toprağı yorgan gibi örtmek için karı, meyveyi tatlandırmak için güneşi beklerdi. Şimdi ise bu doğal döngü yitip gitti; insan sabrı unuttu, dalından kopmadan meyvenin tadını almak ister oldu.

Günler aylara, aylar yıllara karışırken, beklemeye tahammülümüz kalmadı. Bekleyen, zamanı boşa harcayan kişi olarak görüldü; yavaşlık bir başarısızlık sayıldı. Her şeye bir tıkla ulaşma arzusu, gecemizi gündüzümüze kattı ama yıllandıkça demlenmesi gereken ruhumuzu tatsız bıraktı. Artık kendimize zamanı hor görüyor, her yere koşturarak gidiyor, uyumak istesek bile beynimizdeki o bitmeyen maratonu dindiremiyoruz. Belki de bu yüzden ne kendimize yetişebiliyoruz ne de hayata.

Eğer zamanı soyut kavramların oyunlarından çekip alsak ve onu somut bir mekân olarak görseydik, nasıl bir yer olurdu dersiniz? Pencereleri gökyüzüne bile ulaşamayan, her bakışta boş beyaz duvarlara çarptığımız, saksısında çiçeklerin bile yetişemediği, uçsuz bucaksız bir hayaller çölüne dönmüş kasvetli bir ev mi?

Yoksa o ev, terk edilmiş, sıvası dökülmüş yorgun bir konak mı? Biz insanlar, bazen kendimizi o harabe evler gibi hissederiz. Yılların yorgunluğu kirişlerimize sinmiş, camlarımızdan içeri soğuk sızmıştır. Modern diye geçindikleri dünya, bize o evi yıkıp yerine dümdüz, ruhsuz bir bina dikmemizi söyler. Eskiyi bir yük, doğayı ise sömürülecek bir kaynak olarak görmüşlerdir hep. Oysa insan ruhu; o tek katlı, bahçeli, duvarları kerpiç evlerde kaldı aslında. Renklerin olduğu, gözleri şenlendiren kalabalıkların doluştuğu o evlerde... Derelerin deli dolu aktığı, madenler için ağaçların kesilmediği, kediye köpeğe düşman olunmadığı o merhametli günlerde kaldı.

Hafriyat kamyonları bir bir geçiyor önümden
Yıktılar duvarlarımı,
Ne çatım kaldı geriye ne pencerem.
Yazımı kışa çevirdiler
Beni ışıksız bıraktılar,
Yarınları da bir başına.

İşte tam da bu yıkımın ortasında, insanın kendine dönmesi bir inşaat değil, bir restorasyondur. Tarihi bir yapının restorasyonu nasıl iğneyle kuyu kazmaksa, insanın kendini bulması da öyledir. İş makineleriyle, dozerlerle girilmez o nadide yapıya; ince uçlu aletlerle, sabırla kazımak gerekir geçmişin tozunu. Sıvası dökülen yerleri alelade yamar gibi değil, aslını ortaya çıkarır gibi beklemeli insan. Çünkü gerçek iyileşme, bir binayı sıfırdan yapmak değil, onun yaşanmışlığını koruyarak yeniden nefes almasını sağlamaktır. Beklemek işte bu süreçtir; yıkıntıların arasından sızan o ilk ışığı görene kadar süren o muazzam sabır.

Belki de beklediğimiz; o restorasyon bittiğinde her bakışta ışıkları yanan o pencere, içeride çıtırdayan soba ve mutlu sofraların kurulduğu o yuvadır... Zaman da, beklemek de insanın hallerini doğurur; insan düşündükçe yaşar, hissettikçe yaşatır.

Hayat akıp gider aslında... Filmlerde gördüğümüz o yarınlar, o yaşamlar, belki de o imrendiğimiz evler; hepsi bir insanın yaşadıkları veya yaşamak istedikleriyle doludur. İster bir aksiyon filmindeki o nefes kesen yarış sahnesi olsun, isterse fantastik bir filmdeki canavarlarla mücadele anı... Her başlangıçta merak dolar insanın içi, her bitişte de bazen bir yarım kalmışlık bazen de buruk bir hüzün. Ama filmin en güzel karesi, gösterilen o anda değil, küçük anlarda gizlidir. Kısacık bir an bile olsa dalında öten kuşu gördüğümüz zaman, ya da paylaştıkça çoğalan mutluluklarda, elden ele uzatılan o tabaklarda...

Bir damla kahkahaya,
Sıcak bir söze umut etmek geliyor içimden.
Yarınları beklemek;
Mutluluğu, fırından yeni çıkmış sıcak bir ekmek gibi,
Bölüşerek yemek...

Kendimizi en içten, ilmek ilmek örmeliyiz. Bizi bugüne getiren her acı, her bekleme, yarına götürecek olan malzemedir aslında. Mutluluğu, sağlığı, hayalleri beklerken; bunların gökten düşecek bir mucize olmadığını bilmeliyiz. Bunlar, kendimizin ördüğü duvarlardan, zorluklarını aştığımız yollardan, ağladığımız gecelerin sabahından süzülüp gelir. Hayatımız, devasa bir kitapçıda, raflar arasında hangi türü seçeceğimizi bilemediğimiz o kararsızlık anı gibidir bazen. Bıkmadan izleyeceğimiz o film, her notasında yeni dünyalara yelken açtığımız o müzik...

Hepsi doğru zamanı bekler. Tıpkı çok sevdiğiniz o yemeğin, uzun bir yoldan eve döndüğünüzde sizin için hazırlanmış olması gibi; tadı, kokusu ve hissi ancak o bekleyişin sonunda anlam kazanır.

Beklemek, kavuşulan anın lezzetini artıran yegâne baharattır.

Zaman akıp giderken, biz çoğu kez sadece bekleriz. Bir şey olsun diye değil, içimizde bir şey tamamlansın diye. Kendimize verdiğimiz sözler kadar derindir bekleyiş. Ve en çok da, dönüp kendimize varmayı isteriz. Ama bil ki, bazen en sessiz bekleyiş bile içten içe bir uyanıştır.
yazı:
Zehra Sedef Kat
çizim:
İlkim Ceyda Kaya
favorile

eser galerisi.

İnşa Halindeki Ruhlar ve Beklemenin Estetiği

yazı:
Zehra Sedef Kat
çizim:
İlkim Ceyda Kaya

giriş yap.

Profiline, favorilerine ve takip ettiklerine buradan ulaşırsın.

şifremi unuttum

Hesabın yok mu? kayıt ol