Göğün hiçbir rengi yoktu o sabah. Ne mavi ne gri... Sanki biri dünyayı aceleyle boyamaya kalkmış da işi yarıda bırakmıştı. Ufuk çizgisi bile tamamlanmamış bir cümle gibiydi. Rüzgar, bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını aralıyor ama kelime bulamıyordu.
Benim işim, tam da böyle sabahlarda başlardı.
Atölye haritada yoktu. Haritalar, bir yere varmayı anlatır; oysa burası “varma” fikrini sevmezdi. Buraya gelenler, bir yere gitmek için değil; bir şeyin içinden çıkmak için gelirdi.
Kapının üzerinde bir tabela yoktu. Yalnızca kapının ahşabına gömülmüş insan bir metal şerit vardı. Şerit; ışık görünce kıpırdar, yazı olurdu:
Zaman Kırpımı – İnce Ayar
İçeri girdiğimde her şey yine yerli yerindeydi. Tavanın altından sarkan cam şişeler, içinde tedirgin bir parıltı taşıyan küçük dakikalar, duvara yaslanmış uzun masalar, masaların üzerinde iğneler, iplikler, incecik bıçaklar... En önemlisi de atölyenin ortasında duran o büyük tezgah. Saat değil ama saatin yaptığı işi yapan bir şey.
Kimse burada saati “tamir” etmezdi.
Burada, insanların günlerinden taşan parçalar kırpılırdı.
Bazen bir cümle, bazen bir bakış, bazen ise bir adımın yarısı.
Çünkü bazı anlar vardır; insanın içine batar, çıkmaz. İnsan o anı geri itmeye çalışır, olmaz. Öne itmeye çalışır, daha beter olur. Böyle zamanlarda anın taşan yerini kesip almak ister. Sanki fazla kumaşı kesince elbise rahatlayacakmış gibi.
Bu niyetle gelenler, yolunu atölyeye düşürürdü.
O gün kapı benden sonra bir kere daha açıldı. Gelen kişi, adıyla başlamak istemiyorum; isimler burada çabuk incelir, omuzlarında görünmez bir yük taşıyordu. Yürürken sanki ayakları yere değmiyor, yere değmekten çekiniyordu. Üzerinde sıradan bir palto vardı ama paltosunun dikişleri garipti. Dikişler sanki aceleyle atılmış ve sonra pişman olunmuş gibi yamuktu.
“Bunu... düzeltir misiniz?” dedi.
Sesi çok düzgündü. Fazla düzgün. Düzgün seslerin içinde çoğu zaman bir çatlak saklanır ve o çatlak, insanın söyleyemediği her şeyi tutar.
“Ne düzeltmek?” diye sordum. Cevap vermeden önce ellerini açtı. Avuçlarında görünmez bir şey vardı ama ben onu gördüm. Çünkü ben insanların görünmezlerini görmekle geçinirdim.
Avuçlarının içinde bir “an” duruyordu. Küçücük. Yine de ağır.
“Bir akşam,” dedi. “Bir akşamın... son on saniyesi.”
Son on saniye. İnsanlar genelde “Yıllarımı verdim.” diye gelir buraya. “Çocukluğumu geri istiyorum.” diyen bile olur. Ama on saniye... On saniye en tehlikeli ölçüdür. Çünkü küçüklüğüyle insanı kandırır.
“Ne oldu o on saniyede?”
Gözleri, masanın üzerindeki iğnelere takıldı. İğneler parlıyordu. Parlak şeyler, suçlulukla iyi anlaşır.
“Bir şey söyledim,” dedi. “Söylenmemesi gereken bir şey.”
“Bir şeyi söylememek,” dedim sakince. “bir şeyi söylemekten daha ağır olabilir.”
Başını salladı. Sanki ağır olanın ne olduğunu iyi biliyordu.
“Ben o cümleyi... kesmek istiyorum.”
Atölyenin kuralı vardı: Zaman kırpılırdı ama karşılıksız olmazdı. Çünkü hiçbir şey, hiçbir şeyle değişmeden yer değiştiremez ya da yok olamaz.
Tezgahın yanındaki dolaptan ince bir defter çıkardım. Defterin sayfaları, kağıt değildi; incecik bir metaldi. Üzerine yazılanlar bir daha silinmezdi.
“Karşılık,” dedim. O an irkildi. Sanki bunu hiç düşünmemiş gibiydi. İnsanlar, düzeltmenin bedeli olduğunu hep bilir ama bedelin ne olacağını bilmek istemez.
“Ne istersiniz?
“Ben istemem.” Tezgahı işaret ettim. “Tezgah ister.”
Tezgahın kenarında küçük bir oyuk vardı. O oyuğa müşterinin getirdiği an yerleştirilirdi. Tezgah da anı tartardı ama ağırlıkla değil. Anın tutarını duygudan biçerdi.
Anı oyuğa bıraktı.
Tezgah sessiz kaldı.
Sonra, ince bir tıkırtı...
Tıkırtı, bir kararın sesiydi. Tezgahın üstündeki cam şişelerden biri titredi. İçinde sarımsı bir ışık dönmeye başladı.
“Bir şey alacak...” dedim. “Senden.”
“Ne?” dediğinde nefesi kesikti.
Tezgahın yan yüzeyinde bir satır belirdi. Harfler, metalin üzerinde yavaşça doğru:
“BİR RENK.”
“Renk mi?”
“Kulağa masal gibi geliyor.” dedim. “Ama burada yaşananlar masal değil. Bu bir işlem; gerçeğin ta kendisi.”
Dediklerimi duymamış gibiydi. Asıl cevaba odaklıydı. “Hangisi?”
Tezgah hızlı bir şekilde cevap verdi. Harfler, bu kez daha netti.
“YEŞİL.”
Yeşil basit bir renk değildir; büyüyen şeylerin dili, dinmeyen bir devam hissidir. Onun yüzünde bir an, gerçek bir korku belirdi. Ardından “Tamam.” dedi. Bu “tamam” bir cesaret değildi. Daha çok dayanamadığı bir ağırlığın altına imza atmak gibiydi.
“Gözlerini kapat.” dedim.
Zaman ipliği tezgahın üzerinde uzandı. O cümle, ipliğin içinde koyu bir leke gibiydi. Bıçağı koydum, tek bir çizgi çektim. On saniyenin içinden o cümleyi ayırdım, ince bir tül parçası gibi kıvrılıp elime geldi. Tezgah onu aldı, metal kısa bir an ısındı, sonra soğudu.
“Bitti.” dedim.
Gözlerini açtığında yüzünde olmuş gibi bir ifade vardı. İnsanlar buradan böyle çıkar: hafifler ama sevinmezler. Kapıya yürüdü ifadesiz bir şekilde. Eşiğe varınca durdu.
“Yeşil... ne zaman gider?”
“Birden olmaz.” dedim. “Önce senden uzaklaşır, sonra dünyandan tamemen çekilir.”
Başını salladı ve çıktı.
Bir hafta sonra geri geldi.
“İşe yaradı.” dedi. “O akşam... sanki ben o lafı etmemişim gibi. Ama...”
“Ama’larla çalışır burası,” dedim.
“Yeşili göremiyorum,” dedi. “Herkes ‘ne güzel’ diyor. Ben de başımı sallıyorum. İçimde bir yer ‘rol yapıyorsun’ diyor.
Yeşili kaybetmek, dünyayı kaybetmek değildir; dünyayla bağ kurmanın bir damarını kaybetmektir. Ama’sı olmasına rağmen yine de bir şey daha istedi.
“Bir cümle daha,” dedi. “Daha önce de... yanlış bir şey söylemiştim. Onu da keselim.”
Hiçbir şey söylemedim. Burası böyleydi çünkü. Hem canını yakar hem de dahasını kestirmek isterdi.
Tezgah yeni cümleyi tarttı. Bu sefer metal yüzeye şunlar yazıldı:
“BİR TAT.”
Ardından:
“TUZ.”
Dudakları aralandı. Tuz, küçücük bir tamamlayıcı. Tuz gidince her şey yenir ama hiçbir şey tam olmaz.
“Tamam.” dedi yine. Ben de kestim.
Bir ay sonra üçüncü kez geldiğinde yüzü eskisine göre düzenliydi: saçı taralı, kıyafeti düzgün. Ama gözleri... gözleri sanki hiçbir şeye tutunmayı bilmiyordu. Büyük bir rahatlık taşıyordu. Rahatsız edici bir rahatlık.
“Artık daha iyiyim.” dedi. Bu cümle bir müjde değil, rapor gibiydi. Oysaki ben raporlarla ilgilenmezdim. “Yeşil yok, tuz yok... Ama artık pişmanlık da yok.”
Pişmanlık acıtır. Ama pişmanlık, hâlâ bir şeyin canlı olduğuna işaret eder. Kişi ondan vazgeçince bazen kendinden de vazgeçer.
“Ne istiyorsun?” dedim.
“Düşünmek istemiyorum,” dedi. “Hep şu soru: ‘Ben o cümleyi söylemeseydim...’ Bu soruyu kes benden.”
Tezgah uzun süre sustu. Benden onay bekliyor gibiydi. Kafamı ona çevirmemle tartmaya başladı. En sonunda yazdı:
“BİR DUYGU.”
“ÖZLEM.”
Özlem, bir şeye doğru yürümeyi sağlayan için pusula. O, bunu duyar duymaz başını salladı.
“Zaten yorucu.” dedi.
“Özlem giderse,” dedim. “bazı şeyleri unutmazsın. Sadece onlara doğru adım atmayı bırakırsın.”
“Adım atmak istemiyorum.” Sesi kararlıydı. “Hep geç kalıyormuşum gibi...”
Bıçağı indirdim. Özlem gitti.
Bir süre sonra kapı yeniden açıldı.
O... Ama sanki içindeki ipliklerin çoğu sökülmüş gibiydi. Yüzü aynı, sesi aynıydı. Fakat bakışları, artık daha da dünyadan uzaktı.
“Ben,” dedi. “buraya niye gelmiştim?”
Bu soru, atölyedeki cam şişeleri bile titretti.
“Düzeltmek istemiştin.”
“Neyi?” Etrafına bakındı. “Bilmiyorum... ama burayı biliyorum.”
Tezgahın çekmecesini açtım. İçinde ince bir kumaş parçası vardı: kırpılmış zamanlardan düşen küçük bir “neden”. Ona uzattım. Baktı, parmak uçlarıyla dokundu. Yüzünde ilk kez gerçek bir çatlak belirdi.
“Bu benim.” Cümlesi yarım kaldı. Yarım kalması iyiydi. İçeride hâlâ çalışan bir yer var demekti.
“Evet,” dedim. “Senden kaldı.”
“Ben bunu niye vermişim?” diye fısıldadı.
“Çünkü acıyordu.”
Uzun süre sustu. Sonra gözlerini tezgaha dikti.
“Geri verebilir misin?” dedi. “En azından özlemi...”
Tezgah benim konuşmamı beklemeden kendi kendine yazdı.
“GERİ VERİŞ DAHA PAHALI.”
“BEDEL: RAHATLIK.”
O pürüzsüz, boş rahatlığı... geri verecekti. Yeniden sızlamayı kabul edecekti. Yeniden “bir yere doğru” olmayı isteyecekti.
Yutkundu ve başını salladı.
Ondan hiç duymadığım bir tonda çıktı “Tamam.” kelimesi. Bu “tamam”ın içinde bir direniş vardı. İncelmiş bir insanın yeniden kalınlaşma niyeti.
Avucunu tezgaha koydu. Tezgah, içinden ince bir ip çekti: rahatlığın ipi. O an yüzü buruştu, canı yandı. Kalınlaşmak acıtır. Ama acı, bazen geri dönen bir şeyin kanıtıdır.
Küçük bir şişe çıkardı tezgah. İçinde görünmez ama ağır bir şey vardı. Şişeyi aldı, göğsüne yaklaştırdı. Bir ürperti geçti yüzünden, sonra derin bir nefes.
“Ben,” dedi kısık bir sesle. “bir yere doğru yürümek istiyorum.”
Nereye olduğunu bilmiyordu belki. Ama artık “doğru” vardı hayatında.
Kapıya yürüdü. Eşiğe varınca döndü.
“Yeşili de geri alabilir miyim?”
“Alabilirsin.” dedim. “Ama bedeli var, gördün.”
Gülümsedi. Gülüşü pürüzsüz değildi, içinde hafif bir ağrı taşıyordu. Ağrı, bazen insanı insana yaklaştırır.
“En iyisi şimdilik yürüyeyim.”
Çıktı.
Atölye sessiz kaldı. Bu kez sessizlik boş değildi. Bir şeylerin yeniden başlayabileceğine benzeyen bir sessizlikti. Cam şişelerdeki küçük dakikalar, yerlerinde döndü. Tezgâhın metal yüzeyi sanki kendi kendine bir cümle yazacak gibi parladı, yazmadı.
Ben bıçağı yerine koydum ve düşündüm:
İnsan bazen bir cümleyi kesince iyileşeceğini sanır. Oysa bazı cümleler, içimizde bir kapı açar. Kapı acıtır ama nefes aldırır. Kırpılan her şey hafifletmez; bazı şeyler, bizi yaşamaya bağlayan ağırlıklardır.
Ve belki de mesele “hiç acımamak” değildir.
Mesele, acıyı taşıyacak kadar kendinde kalabilmektir.