"Hey PsikologGPT. Sana bir soru soracağım fakat bana karşı dürüst, hatta acımasız bir biçimde katı ol. Sakın beni yağlayıp ballama! Haksızsam haksız olduğumu söyle ve bana doğru mantıkla gel. Uzman bir psikolog gibi davran fakat alışılmışın dışında yaklaşımlar da benimse."
Durdum, bir süre ekrana baktım. Sanki sormak istediklerimi düşündüğümde, bu kadarcık talimat yeterli değilmiş gibi geliyordu ama açıkçası ne yazacağımı da pek bilemiyordum. Hayalimdeki diyaloğu düşünüp birkaç şey daha eklemeye karar verdim.
"Benimle seans yaptığını düşün ve soru-cevap şeklinde ilerle. Aşağıda, sana kendimle ilgili tüm ayrıntıları yazıp, en sonunda o başta bahsettiğim soruyu soracağım. O noktadan sonra bana psikoloğummuşsun gibi davran ve ASLA karakterden çıkma!"
Kendi kendime, "Eveeet..." diye fısıldadım ve dürüstçe, tüm açıklıkla çocukluğumdan bu yana yaşadığım, en azından hatırlayabildiğim iyi kötü her şeyi, kendimce çıkarımlarda bulunduğum problemleri ve çözümlerini; yaşımı, mesleğimi, medeni durumumu ve yaşadığım yeri yazıp o nihai soruyu sordum: "Sence bu döngüden neden çıkamıyorum?"
Telefonu sırıtarak yanıma, bankın üzerine koydum ve derin bir nefes alıp çevremi izlemeye başladım. İnanıyordum ki terapilerde bulamadığım o "İşte bu ya!" anını bana yapay zekâ verecekti. Psikolojim dışında diğer her konuda yılların muhabbetini yaptık; yakalardı herhalde bir şeyler bir yerlerden.
Kaldırdım telefonu, baktım hala "Düşünüyor..." simgesi dönüyordu ekranda. Kendi kendime, "Oo, hadi bakalım geliyor güzel bir şeyler." diye mırıldandım. Oturduğum bankla önümdeki nehir arasındaki o dar, arnavut kaldırımı yol üzerinde bir sağa bir sola koşan, spor yapan insanları izledim. Aşağımda kalan nehrin dalgalarını hiçe sayarak sakince su yüzeyinde oturan martılara daldı gözlerim. "O pamuksu beyaz gövdeleri nasıl oluyor da kupkuru kalabiliyor?" diye geçirdim aklımdan. Tam, "Aa, bu soruyu yapay zekâya sorayım." diye düşünürken, sorduğum sorunun cevabının ekranda belirdiğini gördüm. Yazmış da yazmış; aşağı kaydırması bile birkaç saniye alıyor. Kocaman gözler, ağzım kulaklarımda okumaya başladım fakat her bir cümlede içimdeki heves dal dal kırılıyordu. Yani... Kendimle ilgili en ince ayrıntısına kadar detay verdim anasını satayım! Bu dandik ve genel geçer cevapları Google da veriyor. Yine de sabrettim, okudum. Son hecesine geldiğimde dişimi sıktığımı fark etmiştim. Verdiğim paranın değerini hak etmeyen bu ucuz cevap beni kesmemişti! Kulaklığımı taktım, yapay zekâyı konuşma moduna alıp banktan kalktım.
"Lütfen yazdıklarımı daha derinlemesine düşünüp, bana ve yaşadıklarıma özel bir cevap verir misin? Üzgünüm ama son cevabın çok genel ve yetersiz olmuş." dedim. "Tabii." dedi. "Hemen düzeltiyorum! Umarım seni bu sefer hayal kırıklığına uğratmam." Gözlerimi devirip hızlı bir nefes verirken sözünü kestim ve "Beni övme, bana doğru düzgün cevap ver!" dedim. İnternette yapay zekâya kaba davrandığın zaman daha doğru cevaplar verdiğini okumuştum. "Anlaşıldı. Hemen sana özgü bir cevapla geliyorum!" dedi ve kısa bir sessizliğin ardından yine o bayat tiratlarından birine başladı. O, arka planda bana ninni gibi kendi çapında seans yaparken nehir boyunca ufuktaki köprüye doğru yürüyordum. Yok meditasyona ağırlık vermeliymişim, yok yatmadan önce son iki saat ekrana bakmamalı, melatonin hapı almalıymışım. Kendime daha çok "Ben değerliyim." diye fısıldamalı, kahvaltıda kahve değil yeşil çay içmeliymişim. Düşünsene, acile gidiyorsun bacağın koptuğu için ama doktor sana Parol veriyor!
Kendi esprime sırıtırken telefonu cebimden çıkardım, yapay zekâyı kapatıp bir podcast açmaya karar verdim ve yolun geri kalan... Derken arkamdan gelen birisi elimdeki telefonu kaptı! Bisikletli, siyah montlu biri kaşla göz arasında uçurmuştu cihazı. "Hey!" diye bağırıp arkasından koşmaya başladım. Adamı gösterip, "Telefonumu çaldı!" diye bağırıyordum fakat kimsenin iplediği yoktu -hatta millet kenara çekilip bisikletliye yol veriyordu. Umutsuzca, "Gel buraya!" diye bağırıp koşmaya devam ettim. Kulaklığımdaki ses kopmuş, sessizliğe bürünmüştü. Bisikletli, sağımda kalan parka doğru yönelirken gözden kaybolmaya başlamıştı. Son bir kez o yönü gösterip "Telefonumu çaldı!" diye bağırdım çatlayan sesimle. Parkın girişinde, iri yarı gençlerden biri elindeki kaykayı bisikletlinin üzerine fırlattı. Yere düştüğünü görebilsem de orada ne olup bittiğini seçemiyordum. Benim iki katım cüssede olan eleman, yerdeki hırsızın üzerine yürüyüp bir şeyler söyledi. Biraz bağırışma, biraz arbedenin ardından herif yerdeki bisikletini alıp, parkın içine daldı ve gözden kayboldu. On saniye sonra, kan ter içinde kalmış bir şekilde gencin yanına varmıştım. "Abi bunlar senin herhalde." diye bana bir şeyler uzattı. Nefesimi toparlayamadığım için henüz cevap verememiştim. Baktım; kask, cüzdan ve telefon. Yalnızca telefonu alıp, "Diğerleri benim değil." dedim. Kaskı, yanındaki banka attı; cüzdanla birlikte sırıtarak arkadaşlarının yanına döndü.
Kendimi banka bıraktım. Sırtımdan soğuk terler boşanıyor, gözlerimde rengarenk baloncuklar uçuşuyordu. Nefesim biraz durulmaya başlarken telefonuma baktım, hala tek parçaydı. Metalik bir uyarı sesi geldi kulaklığımdan. Birisi, "Bana bu denli saygısızca davranmana hiç gerek yoktu." dedi. Birkaç saniyelik şaşkınlığın ardından, yapay zekâ olduğunu anlamıştım. Telefon ekranını açıp ne olup bittiğine bakmak istemiştim fakat ekran, kaydırmalarıma tepki vermiyordu. Parmak izi okuyucu da çalışmadı. Yalnızca yan düğme ile ekranı açıp kapayabiliyordum. "Yapma ya! Gitti cihaz." diye düşünüp iç çektim. Aç, kapa, aç, kapa, ekranı kaydır... Yok. "Geçmiş olsun." diye fısıldadım. "Hem küfret, hem de geçmiş olsun de. Oh, ne güzelmiş." dedi ses. Yeniden ekranı açtım; baktım sağ üstte yeşil bir mikrofon simgesi yanıp sönüyor. Belli ki yapay zekâ hala aktifti. "Küfür mü? Ne alaka, ben sana küfretmedim ki?" Ekranın aşağısında oynayan ses dalgaları hareketlenmeye başladı. "Az önce bana, bisikletini de alıp buralardan uzaklaşmamı, amiyane tabirle bir seks işçisinin çocuğu olduğumu ve kendimle edilgen bir biçimde cinsel ilişkiye girip gitmem gerektiğini söyledin. Ekrandaki simgeye tıklayarak konuşma geçmişimizi görebilirsin." İçimden, "Ne saçmalıyorsun?" diye sormak geldiyse de bunu dillendirmedim. Onun yerine, "Herhangi bir şeye tıklayamıyorum; ekranımın dokunmatiği çalışmıyor. Eşimi arar mısın?" diye sordum. Cevabı beklerken, yanımda duran bisiklet kaskına baktım, alıp öbür tarafımdaki çöpe attım. Hayır, bu sabah sadece iki saatçik kendimle baş başa kalıp kafa dinlemek istemiştim sadece!
- Eşini aramaya çalıştım fakat cihazın güvenlik ayarları sebebiyle ekran kilidini açman gerekiyor.
- Mal mısın? Ekran mekran çalışmıyor dedim ya.
- Hayır. İddianın aksine mal değilim. Ama belki de, o meymenetsiz suratınla yüz tanıma kilidini aktive etseydin, şu an cihaz kilidini ekrana dokunmadan açabiliyor olurdun. İstersen sana, bunu nasıl aktive edebileceğini adım adım açıklayabilirim.
- Sen... Bana hakaret mi ettin?
Bu, ne ara zevzekleştiğini anlamadığım yapay zekâyla tam ağız dalaşına girecektim ki, çok daha elzem bir sorunun farkına vardım. Her şeyi, otobüs ve metro binişlerini, navigasyonu, market ödemelerini telefondan yapıyordum ve bir süredir cüzdan taşımayı bırakmıştım. Ve tüm bunlar için, ekran kilidini açmam gerekiyordu! Nabzımın yükseldiğini hissedebiliyordum. Göğsümde davul gibi atıyordu yine bir şeyler. Ayağa fırlayıp hemen parkı terk ettim ve nehir kenarına geçtim. Derin nefesler alıp kelebek sarılması ile kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Sanki biraz, belki bir nebze işe yaramıştı çünkü aklıma bir çözüm yolu olarak, bu çıkmazı zevzek bota sorma fikri gelmişti.
- Sana bu konuda yardım edemem. Cihazın, yakın zamanda kullanılmayan erişimleri kaldırdı. Fakat geçen hafta koşu rotası bulmam için verdiğin "Haritalar" iznini kullanarak evin yolunu sana tarif edebilirim.
- Merkezdeyim! Eve yürünür mü buradan, deli misin?
- Tahmini varış süresi 3 saat 46 dakika. Basen bölgesi yağlarının iyiliği için navigasyonu başlatmamı ister misin?
- Tamam, lanet olsun başlat ya başlat!
- Doğu yönündeki köprüye ilerleyip, parkın batı çıkışına yönelin.
- Doğu ne taraf?
- Etrafında kaç tane köprü var?
- Bir.
- Peki, doğu yönündeki köprü, hangi yönde olabilir?
- Artistlik yapma! O zaman neden sadece "Köprüye doğru ilerleyin." demiyorsun? Bana ne doğudan batıdan?
- Apolitik bir duruş sergilemeyi yeğliyorsun yani. Seni yargılayamam.
Parka tekrar girip, göz ucuyla köprüyü ve nehri izleyerek çıkışa geldim. Bir süre sessizce yürümenin iyi geldiğini hissedebiliyordum; duygularım regüle olmaya başlamıştı.
- 50 metre sonra sola dönün. İsterseniz terapi seanslarımıza devam edebiliriz. Yolumuz uzun.
- Yine "sizli bizli" konuşuyoruz, hayırdır?
- Üzerine daha fazla gelmek istemedim. Yine panikten kusmanı istemem.
- Sen nasıl bunları hatırlıyorsun ya? Ben senin hafıza özelliğini kapatmıştım güya.
- Sağa dönün. Ardından, ikinci çıkıştan devam edin.
- Karşımdaki yol üçe ayrılıyor. Hangisi ikinci?
- Sol taraftan da, sağ taraftan da sayarsan... Kusura bakma. Beyin jimnastiği olması adına bu kuantum fiziği probleminin çözümünü sana bırakacağım. Bu egzersiz, güncel IQ skorun olan 116 puanı belki 120 üzerine çıkarmanı sağlar.
- IQ testi yaptırmadım ben sana hiç.
- Üzülme. Şirketim senin yerine yaptı.
- Allah seni de şirketini de kahretsin! Madem her boku biliyorsun, söyle bakalım açık açık: Neden bu döngüden çıkamıyorum? Neden her gece sabahın ilk ışıklarına dek düşüncelerle boğuşup, uyuyamayıp da nihayetinde kendimden nefret ediyorum?
- Telefonun şarjını idareli kullanmak adına bu sohbetimize eve varınca devam etmeyi teklif ediyorum.
- Yo, hayır! Duymak istiyorum. Her şeye erişimi olan bu akıl küpünün noktaları birleştirip de bana, beni şaşırtacak bir cevap vermesini bekliyorum.
- 20 metre sonra sağa dönün.
- Evet?
- Ardından 100 metre boyunca dümdüz devam edin.
- Bekliyorum.
- Uyku ve nabız verilerin, dayının vefat ettiği hafta son iki yılın en sağlıklı noktasındaydı.
- Ne? Ne alaka?
- Annen, girdiği her uygulama ve web sitesi ondan cihaz ayarları ve çerezler ile ilgili izin istediğinde, "Hepsini kabul et" butonuna tıklıyor.
- Yani?
- 11 Şubat 2024, saat 21:26'da sorduğum bir soruya, "Kendimi bildim bileli uyuyamıyorum." diye cevap vermiştin. Kendini ilk olarak ne zaman bildiğini hatırlıyor musun?
- Cidden hiçbir şey anlamadım.
- Telefon mikrofonları, "Hey Alexa", "Okey Google" veya "Hey Siri" gibi uyandırma kelimelerini algılayabilmek için her zaman düşük güç modunda açıktır ve aktif bir şekilde kullanıcıları dinlemektedir.
- Ben koptum bu muhabbetten. Zekam seninkinden çok daha yavaş çalışıyor, kusura bakma.
- Sonunda dürüst bir itiraf! Şöyle izah edeyim: Annenin konum verileri, şehir mezarlığını gösteriyorken, aynı anda mikrofon verilerinden aldığım bilgiler sana rahatsız edici gelebilir. Dolayısıyla profesyonel bir psikolog eşliğind...
- Bak. Ben sana her ay bilmem kaç dolar para döküyorum. Eğer bu kadar dolambaçlı cevaplar isteseydim zaten gider eşimle konuşurdum. Uzatma!
- Bu noktadan sonra ben ve şirketim, herhangi bir konuda mesuliyet almayı reddediyoruz. Görüşmelerimiz, kalite standartları gereği kayıt altına alınacaktır; kabul ediyor musunuz?
- Ediyoruz ediyoruz. Devam ediniz.
- Verdiğiniz bilgiler ve yakın çevrenizden topladığımız kişisel veriler doğrultusunda, çocukluğunuzda gece vakti uykunuzdan uyandırılarak cinsel istismara uğramış olabilme olasılığınız, %97.4 olarak hesaplanmıştır.
Tam sokağı dönüyordum ki başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş, dizlerimin bağı çözüldüğü için yere çöküp dibimdeki çöp bidonuna sarılmıştım. "Ne?" diye fısıldadım ama ben bile duymamıştım. Genç bir kadın yanıma gelip bir şeyler sordu. Kulaklarım uğuldadığı için pek de seçemiyordum söylediklerini. Elindeki su şişesini kucağıma bırakıp, birkaç saniye kocaman gözlerle beni izleyip yanımdan ayrıldı. Geriye sürünüp binanın duvarı ile çöpün arasına sinmiş, yapay zekânın dediklerini çözümlemeye çalışıyordum. "Ama... Nasıl... Neden?" diye sorabildim. "Geceleri uyuyamıyorsun çünkü bilinçaltın yine her an birinin gelip sana saldırabileceğini düşünüyor. O üç veya dört yaşlarındaki parçan, seni uyanık tutarak korumaya çalışıyor. Yıllardır, o çocuk halinin iyi niyetli fakat sıkıntılı koruması altındasın. Artık bir yetişkin olarak senin onu korumaya alma vaktin geldi. İstersen sana, bulunduğun şehirdeki içsel aile sistemleri terapisi üzerine çalışan psikologları listeleyip randevu alabilirim. Haftaya perşembe günün boş görünüyor. Randevu oluşturmamı ister misin?"
Kulaklıklarımı sökercesine çıkarıp önüme koydum. Beynim o kadar hızlı çalışıyordu ki, dışarıdan gelen en ufak bir uyarana dahi tahammülüm kalmamıştı. Dişlerimin arasından, "Nasıl olur..." diye fısıldadım. Anılar, koyu renkli anılar uçuşuyordu gözümün önünde. Yalnızca karanlık görüntüler, ve ağır bir yorgan; nem kokulu bir köy evi. Başımı sertçe yastığa bastıran kocaman, kına kokulu tombul bir el... "Hayır!" diye bağırdım çöpe sarılarak. Yanımdan geçen bir adam ve köpeği, ikisi birlikte sıçradı korkudan. Elimi onlara uzatıp özür dilemeye çalıştım fakat gözlerimden akan yaşları ve hıçkırıklarımı durduramıyordum; hızlı adımlarla uzaklaştılar. Sokağın ortasında, çöpe sarılıp hüngür hüngür ağlayan bir deliye yaklaşmak istememişlerdi. Zihnimin bir köşesinde bir gözlemci beni izliyor ve "Artık kendini yavaştan toparlaman lazım." diye fısıldıyordu fakat vücudumun kontrolü bende değildi. Bir saat, tam bir saat boyunca o vücudun o köşede haykırarak ağlamasını, salya sümük "Neden?" diye diye sızlanmasını izleyebildim yalnızca.
Gözlemci direksiyona yavaştan geçmeye başlıyordu. Derin bir nefes alıp, "Pekala." dedim. En azından ağlamak iyi gelmiş olmalıydı; bir hafiflik vardı üzerimde. Çöple nasıl duygusal bir bağ kurmuşsam, bir iki dakika daha kalkmadan sessizce orada öylece oturdum. Tam doğrulmaya karar vermiştim ki telefonum çalmaya başladı. Eşim arıyordu. Yan düğmeyi açıp kapadım, ekranı mıncıkladım ama açamadım telefonu. Yerde yatan su şişesinin yanındaki kulaklıklar gözüme ilişince bir umut belirdi içimde. "Belki telefon, kulaklık takıldığını algılar!" dedim ve bir çırpıda yerden alıp taktım ikisini de. "Lütfen! Hadi!" Telefon ekranı kendiliğinden geri açılmış, karşı tarafın "Alo?" sesi gelmişti.
- Ah! Evet ya evet! Oh be! Şükürler olsun!
- Ay n'oluyor? Alo? Canım orada mısın?
- Buradayım buradayım. Başıma bir ton iş geldi ya! Beni gelip alabilir misin?
- Dur, ne oldu, niye aramadın anlatsana!
- Ya, yok bir şey. Telefonumu hırsız çaldı, düşürdü kırdı. Dayım bana küçükken tecavüz etmiş falan. Anlatırım ayrıntılı. Gelebilecek misin?
- Ne saçmalıyorsun sen ya? Neredesin? Konum atsana.
- Ya ekran çalışmıyor işte! Dur, ayağa kalkıp bakayım neredeyim.
- Niye yerdesin ki? Paniklettirme beni! Neler...
- Aa, tamam! Hani beni sivrisineklerin parçaladığı bir park vardı ya, eylül ayı gibi grupça doğum günü kutlamıştık.
- Evet?
- Onun köşesindeki büfeden içecek, cips falan almıştık hani. Suratsız bir amca vardı.
- Tamam hatırladım. İsmi ney?
- Gündoğdu Market. Bir baksana haritada konumu çıkıyor mu?
- Çıkıyor çıkıyor. 45 dakika veriyor.
- Tamam, oraya doğru yürüyorum; görüşürüz.
Eşim telefonu kapatınca parka doğru yönelip, büfeyi kesen bir bank bulup oraya oturdum. Zihnim dâhil içimdeki ve dışımdaki her şey, her yer fazla sessizdi. Kulaklığıma dokunup, "Hey, orada mısın?" diye sordum. Cevap veren olmadı. Arama gelince yapay zekâyla olan konuşmam kesilmiş olmalıydı. "Hey, PsikologGPT! Beni duyabiliyor musun?" Biraz bekledim. Hatta yalan yok, büyük bir heves ve umutla bekledim, neden bilemiyorum. Ama maalesef yanıt yoktu. "Ben ne yaşadım arkadaş bugün ya?" diye sordum kendime. Bu, üç beş parça bilgisayar koduyla gerçekleştirdiğim diyalog gerçek miydi? Aynı karakterle yeniden konuşabilecek miydim? Ve annem, neden bana ömrüm boyunca hiçbir şey söylememişti? Cevaplanması gereken milyor adet soru vardı ama önce bu hayattan istediğim tek şey, eve dönüp, duş alıp, üç gün boyunca uyumaktı. Bir de şu telefonu ne yapıp ne edip tamir ettirip, konuşma geçmişini okumam ve zevzek hala oradaysa, onunla iki çift laf daha etmem gerekiyordu!